27 Aralık 2009 Pazar

Reinfeldt ziyareti, Kulu Belediye Başkanı Yıldız'la söyleşi ; Yirmi üçüncü yazı

'Hizmet etsinler, eğitim seviyelerini yükseltsinler. Aranılan eleman konumuna gelsinler. Çünkü dünyadaki kriz İsveç’i de etkilemiş. İsveç, elbette birinci derecede vasıflı olan insanlara iş vermek durumunda. Vasıf kazansınlar, yani bunları tavsiye ettik,' diyor Kulu Belediye Başkanı Sayın Yıldız, İsveç'te yaşayan Kulu kökenli insanlara.

Değerli İzleyici,

Ekim 2009 sonu Muğla, Köyceğiz, ardılı hafta Kasım ayı Ankara, Kulu, Uçhisar, Ürgüp.. iz sürdük, söyleşiler yaptık. Dünya, İsveç, Türkiye yeni nüfus hareketlerine gebe. Bizim gibi yazarlar için son bir yıl yeni ürünlere açık bir dönemden hızla geçti dünyamız.

Bu son bir yıl boyunca bu blog ile Kulu, karşılıksız, modern gazetecilik örneği bir tanıtım katkısı aldı bizden.

Bu satırların yazarı ilk Şubat 2002'de Kulu'ya gitti orada yaşadı ve hayatta kalan belediye başkanları ile söyleşi yaptı. 'Batı Rüyası Okulu Kulu’ adlı bu belgesel yapıtın 3.basımı için yine Kulu'ya gitti ve yeni seçilen Sayın Yıldız ile de söyleşi yaptı ve (2005) yayınlandı. M. Ali Baran'ı geçen yıl yitirdik. Sözleri bu satırların yazarı tarafından Kulu açılımı konusunda geçtiğimiz yıl bu sütunlarda analiz konusu oldu.

Yaşadıkları günlerde Kulu'yu anlatan altı belediye başkanı ile yapılan söyleşiler bugün de bu anlamda benzeri olmayan belgeler sunumudur.

Evet! Şimdi 2009 yılının son haftasındayız. Stockholm-Kulu gezisi sonuçlarını sunuyoruz. Kağıt, basım, yayım, dağıtım sorunları olmayan böyle bir gazetecilik etkinliği içinde İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt'in Kulu ziyaretinden başlayan ve İsveç'te yaşayan Kululular üzerine dönüşen bir söyleşi ile Sayın Ahmet Yıldız bu kez internet sayfamızda karşınızdadır.

Sevgi içtenlik...

Tekin Sonmez,
Stockholm, 27 Aralık 2009


SORU;Ahmet Bey, İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt Kulu’ya geldi. Bu süreç nasıl oluştu bilgi verir misiniz?
YANIT; Sayın Başbakan buraya gelmezden evvel büyükelçilikle bir irtibatımız oldu. Büyükelçiliğe Kulu’yu ziyaret etmek istediğini söylemişler, onlar da bizi ziyaret ettiler ne dersiniz, biz memnuniyetle kabul eder ve sayın başbakanın ziyaretinden de gurur duyarız dedim, ben. Yani bu teklif büyükelçilikten bize geldi. Biz de memnuniyetle bu işi kabul ettik yani kendimizin çok özel bir çabası olmadı.

SORU; İsveç Başbakanı ve Kulu ziyareti; artıları, eksileri nedir?
YANIT; Bir defa eksisinin olması düşünülemez, artıları çok çok fazla oldu. Niye, bir defa bizim orada Kulu’nun nüfusundan daha fazla nüfusumuz çalışıyor, İsveç’te. Yani şu anki mevcut olan Kulu nüfusundan daha fazla nüfusumuz orada. Dolayısıyle Sayın Başbakan’ın bizi ziyareti tamamen hayır yönünde oldu, orda çalışan insanlarımıza bir motive oldu, moral oldu. Bizim için de geçmişteki mevcut olan dostluk bağlarımızı bir kat daha perçinledi.

SORU; 'Fazla nüfusumuz orada,' dediniz. Onları anlatır mısınız ?
YANIT; Bir defa İsveç’te yaşayan yabancılar olarak, oraya en iyi entegre olan yabancıların Türkler olduğunu gördüm ben. Kısmen de oradaki yaşam tarzlarının değişmesi, eğitime ve siyasete yönelmeleri bunu gösteriyor. Belki istenilen seviyede değil ama Sayın Başbakan’ın bizi ziyareti ordaki insanların kendilerine değer verildiğinin bir delili oldu. Bu yönüyle de biz bunu tabii çok olumlu gördük ve bundan gururlandık. Gururlandık, hakikaten de burada çalışan insanlarımıza bir motive oldu, onlar da İsveçlilerin kendilerine önem verdiğinin farkına vardılar, daha bir, çalışmalarında, gayretlerinde daha bir azimkar oldular.

SORU; İsveç’te yaşayanların 'bazı hakları' konusunu görüştünüz mü?
YANIT; Tabii kısmen konuşuldu onlar, özellikle vize konusu konuşuldu, esasen orada, benim gördüğüm, orada mevcut olan, bilhassa İsveç vatandaşı olan yabancıların, ordaki mevcut olan haklardan faydalanmamaları gibi bir durumun söz konusu olmadığını gördüm ben. Ama kendilerinden neşredilen, kendilerinden kaynaklanan birtakım eksikliklerden dolayı bazı haklara ulaşamıyorlarsa ondan İsveç hükümeti sorumlu değil. Bana göre, ben kendim yorumluyorum. Ee, şöyle tabii İsveçliler birtakım işler için ya da mevzular için bazı standartlar ve şartlar geliştirmişse siz o standartları ve şartları tamamlamak durumundasınız. Mesela siyasette az görünüyorlar niye oy kullanmaya gitmiyorlar, gitsinler oy kullansınlar, siyasete katılsınlar destek versinler. İkincisi eğitim konusunda...

SORU; ‘Oy kullanmaya gitmiyorlar,’ dediniz. Neden gitmiyorlar?
YANIT; Biliyorsunuz orada hizmet sektöründe en etkin olan kesim Kululular. Hizmet kesiminde etkin olmak zengin olmayı gerektirdi ve zengin oldular. Fakat zengin olmak her şeyi çözmüyor. Bana göre bunu eğitimle süslemeleri lazım. Biz eğitimi orda, hep, burda anlattık. Hatta sayın büyükelçiyi, yeni gelen büyükelçiyi de ziyaret ettim, Korutürk’ün gelini, biliyorsunuz. Genelde Türklerin ama özelde Kululuların eğitim konusunu ihmal ettikleri, bu konunun önemsenmesi gerektiği konusunda hemfikir olduk. Yani sonuç olarak şunu diyorum, orada haklarda bir eksilme yok, ya da yabancılara karşı bir hak eksiltmesi yok, ama yabancıların o şartları hazırlayamamalarından oluşan bir sonuç diye düşünüyorum ben. Tabii buna katılırsınız ya da katılmazsınız size bırakıyorum.

SORU; Nasıl, siyasete nasıl katılacaklar ? Tavsiyeleriniz oldu mu?
YANIT; Tabii siyasete iştirak edin, siz buranın vatandaşısınız, dolayısıyle.. Şimdi, oy kullansınlar. Bakın çoğu oy kullanmıyor, ondan sonra aday olsunlar, kendileri bizatihi, çünkü siyaset kurumu bir hizmet kurumudur. Partilere girsinler.. Tabii, oradaki insanlara, neticede oranın vatandaşı o devletin vatandaşı, orada devletlerine hizmette bulunsunlar. Hizmet etsinler, efendim, eğitim seviyelerini yükseltsinler. Aranılan eleman konumuna gelsinler. Çünkü dünyadaki kriz İsveç’i de etkilemiş, dolayısıyle İsveç de elbette birinci derecede vasıflı olan insanlara iş vermek durumunda. Vasıf kazansınlar, yani bunları önerdik tavsiye ettik.
Kulu, Konya, Kasım 2009

15 Eylül 2009 Salı

Kulu, Baran ailesi, modernite giyim/kuşam 1930; Yirmi ikinci yazı

*Bu fotoğraf, bu satırların yazarı tarafından 1997’de Sivas’ın bir köyünde çekildi. Oğuz töresinde yazmaların üç ayrı renk dili var. Kırmızı yazma nişanlı, yeşil sözlü, mavi ise bekar kız anlamındadırlar. Son Oğuzlar başlığı altında bir yazım o yıl Radikal Gazetesinde yayınlandı. Sayın Baran’ın söylediği üçetek giyimi ile örtüştüğü için yayınlıyorum. Bu söyleşi okunduğunda, bağlantı kurulacaktır.

Şöyle ki çağdaş mitosları oluşturan belgecilik ışığında; al duvak, gelin götürme, pürçek kesme töresi bu kez Kars'tan ayrıntılı bir söyleşi, Kulu Konya Oğuzlar töresi bağlantısı şaşırtıcı gelecektir izleyicilere.
Al/duvak görselliği ve özellikle pürçek kesme konulu anlatı ile çakışan, doğaçtan örtüşen fotoğraf belgeciliği işte burada.

Yine şöyle ki, Kafkaslardan aşarak geçen ve Kars Platosu'ndan 6., 7., 8,. 9., 10., yüzyıllarda dalgalar halinde kopup, Coruh Kanyonları ile Kelkit Çayı ve oradan Sivas Platosu üzerinden Anadolu'ya; Kayseri'ye, Kapadokya'ya, arkaik Hitit topraklarına yayılan ve Konya Kulu'da kalmayıp, Denizli ve Muğla üzerinden Toroslara, Akdeniz'e çıkan ve özelde Türkçe ile Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli nesnelliğine dönüşen Tengrici Şaman Oğuz nüfus hareketlerinin belgesidir bunlar. Stockholm, 15 Eylül 2009
Meraklısı için, bakınız; http://karstekinsonmez.blogspot.com/

Değerli İzleyici,

"Yazısız bir toplumda Kulu ve Tarih diye nesnel bir konu olacaksa, Sayın Mehmet Ali Baran ile yaptığım söyleşi analitik açıdan da güvenilir bir başlangıç noktasıdır. Bu çıkış noktasına sadık kalarak Kulu’ya yaklaşmayı deneyeceğim," diye not düştüm daha başlangıçta.

"Buradan yola çıkarak salt folklorik değil, töresel ve törensel ögeler yüklenen yaşam kesitleriyle ilişkin, giyim/kuşam verilerine bakabiliriz," demiştim. Aşağıda 1930'lu ilk yıllardan kalan modernite verisi olan siyah/beyaz fotoğraf, görsel bir belge var.

Bugünkü sunumda bir önerme olan; ikili durum şudur. "İkilik" değil! İkili durum! Bir örtüşme ve vurgu betimi olan ikili durum; iki ayrı fotoğraf ve söyleşideki örtüşen öğeler ikilisidir.

2002'de Sayın M. A. Baran ile Kulu'da yaptığım 1930'lu yıllara dönük, o yılları içeriden tanıklıkla betimleyen söyleşinin ilgili bölümü buradadır. Bu ilişki 1930’lu yılların sözlü ve görüntülü belge kaynaklarıyla ilk görüntü üzerinden örtüşüyor.

Aşağıdaki fotoğrafla, erken modernite diye adlandırdığım durum Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Konya/Kulu’da var. Bu erken olguya daha sonra değinmek üzere bir ucu üstteki fotoğrafta görülen yakın dönem Oğuz giyim/kuşam töresiyle örtüşen söyleşi** ve alttaki Baran kardeşlerin fotoğrafıyla sizleri başbaşa bırakıyorum.
Stockholm, 15 Eylül 2009

Sevgi, İçtenlik...
Tekin Sonmez

SORU; Mehmet Ali Bey, sizin gençliğinizde giyim kuşam nasıldı? Potur falan var mıydı?
YANIT;Oğul Mimar Mehmet-1949- Bey, sözlü araya girdi ve dedi ki; Şimdi bizim duyduğumuz.. babamgilin fotoğrafları da var.. onlara bakarak söylersek... babamgilin eski fotoğrafları var.. onları görmenizi isterim. Onlar giyimleriyle kuşamlarıyla Konya’da dikkati çekerlermiş. Modern olarak gravat, foter, tabii.. Cumhuriyet’e bağlılık varmış.

SORU;Baranlar Cumhuriyet’i desteklemişler diyebilecek miyiz?
YANIT;Oğul Mimar Mehmet Bey; Tabii.. tabii.. ben size fotoğraflar bulursam getireyim dedi ve odadan çıktı ve biraz sonra fotoğraflarla döndü. Söyleşi kesilmedi ve Sayın Mehmet Ali Baran sürdürdü;
O amcazade, yani Belediye Reisi olan Cafer Baran geldi bir gün Konya’ya. Tabii ben yatılı okuyorum. Onu gördüm çarşıda, yanına vardık üpüştük, yanımda da arkadaşım var, neyse ayrıldık gittik. O arkadaş dedi ki, siz hep böyle mi geyinirsiniz, sizin Kulu hep böyle mi geyinir? Hep böyle geyiniriz, dedim. Biz oldu olalı, yani bizim aklımız irdi ireli, biz büyüklerimiz de küçüklerimiz de hep bu şekilde geyindik.

Soru; Mehmet Ali Bey, kızlar nasıl giyinirdi o zaman?
Yanıt; Kızlar üçetek geyinirdi.

Soru; Hanımlar da üçetek mi giyinirdi?
Yanıt; Hanımlar da öyle ya.. son zamanlarda artık, yaşlılar.. anneler şalvar giymeye başladı.

Soru; Önceleri üçetek mi giydiler? Başları nasıldı onların? Çarşaf var mıydı?
Yanıt; Burada hiç örtmediler.. Kızlarımız da.. Şimdi.. alınlarında altınlar sarılıydı, pürçekler inerdi buraya (elleriyle yanaklarına dokunuyor). Örükler arkada, ta aşağıya kadar.. açık da sayılırdı. Böyle kapalı falan yoğudu.. çarşafa girmiş kimse yoğudu. Zaten Kulu hep böyleydi, hiç çarşafa girmiş kimse yoğudu, Kulu’da çarşafı bilmezlerdi kızlar ve gelinler de böyleydi...


Açıklama; Fotoğraf Baran ailesinden alındı. Konya Ortaokulu 1934; Öğretmenin elini tutan çocuk Mehmet Ali Baran, kardeşi Ahmet Baran aynı sırada en uçta duruyor.

**Tekin SonMez, Batı Rüyası Okulu Kulu, 2002, NİS Media yay. İstanbul; s. 37-38)

14 Ağustos 2009 Cuma

Kulu, Baranlar ve Türkçe;Yirmi birinci yazı

Değerli İzleyici,

Dil.. Türkçe... Dışarıya göç.. dışarıdan göç gibi nüfus hareketlerine bağlı gerçeğin algılanmasına yardımcı olacak ögelerden birisi de dil’dir. Sayın M. Ali Baran ile Kulu’da evinde (Şubat 2002) yaptığımız söyleşide ortya çıkan yalın ve katışıksız Türkçe ile verilen yanıtlar kullanılan sözcükler, tanımlar, betimler ne anlatıyor.. bu sözlü öykülemede iletiyi gönderen kim.. gönderilen kim; tarih sarkacına bakarak, kişiyi/özneyi ve nesneyi; zaman sarkacına bakarak yeri merak ediyor, söyleşideki dil'e, Türkçe'nin işlek akışına dönüyorum.

Soruyorum; “Babanız Derviş Abidin’de ‘Kuvayı Milliyecilik’ var nıydı?”*

Yanıtın tümü şöyle; “Onlar bolcana yardım ettiler.. yiyecek, giyecek.. Binbaşı gelmişti de.. ( burada soluk alıyor) ‘..hatta benim ismim.. evvela Binbaşı Mehmet Ali'yim ben.. sonra.. (yine duruyor) Burada ‘Nokta Komutanı’ olarak bir Binbaşı gelmiş.. bizim odada kalmışmış... onun ismini bana vermişler.” Tarihin tozlu sayfalarını açarak, ailenin tarihine not düşerek çok şey betimleyen kısa bir tümcedir bu.

1 Özne; ‘Binbaşı Mehmet Ali’yim ben.’ Böylece gelen özne, tarih sarkacına bakarak, gördüğümüz kişi ortaya çıkıyor ve önemsenme nedeniyle bu kişi adı, doğan bir erkek çocuğa veriliyor. Bu kısa öyküden çıkarsadığımız budur. Gönderinin kim tarafından oluşu, kime yapılışı da ortadadır. Burada kişi simgedir; bu özne geleceğe yol veren eylemlik içinde önemsenmiş ve o ad, o çocuğa verilmiştir.

2 Yer; yine tarih sarkacına bakarak, gördüğümüz yer ortaya çıkıyor. Bu kısa öyküden çıkarsadığımız ikincil önem de budur. Nedir? Gönderinin, iletinin vardığı yerdir. Neresidir? Bir “Binbaşı gelmiş.. bizim odada kalmışmış...” Bu öykülemede iletiyi gönderen de, gönderilen de nesnel olarak yoklar, yüksek bir ide olarak zihnin saklı bir yerinde imler olarak, utopik bir bulutsuluk içindedirler ve bu nedenle söylenceli (rivayetvari) bir anlatı var bu söyleşide.

Verilen yanıt ile, salt “mışmış” mişli geçmiş eylemlik soneki ile bir dilin, tümce dizisine (sentaks) giren ögede; şöyle ki, kullanılan dilin ayrıntı gibi görünen oysa doğaçtan temel yapısı , yer belirteci olan durum (başka yerde değil, bizim odada, evde kalmış) kesinlikle ortaya ve öne çıkıyor. Süresini, zamanını belirtme zorunluğu olmayan ve öznesi her hangi birisi olabilir; “mışmış” rivayetinin mişli geçmiş zaman kipini, Mehmet Ali Baran’ın doğaçtan konuşması sırasında yerli yerinde işitiyoruz. Tüm taşlar yerli yerine oturuyor.

“...bir Binbaşı gelmiş... bizim odada kalmışmış...” *

Mehmet Ali Baran, büyüklerinden işittiklerini Türkçe’nin yapısına göre bir 'rivayet' ulamlaması eşliğinde bilgiyi öne çıkaran vurgusu ile iletinin yerine ulaştığını, 'mesajın alındığını' önemsediğini ve o adın bu nedenle ona verildiğini yalın bir Türkçe sözdizini içinde aktarıyor.

Önemli olan, aileden her hangi birinin, ad tarih yer göstererek bu bilgiyi aktarması da değil, “bir binbaşı” önem sırası ile öne çıkıyor. Bu çıkışta; ‘..bizim odada kalmışmış,’ bir olguyu işaret ediyor.

Türkçe'nin kullanım alanında varsıl değerlere bakarak, dil ve olgu çerçevesinde Sayın M. Ali Baran söyleşisine yaklaşmayı sürdüreceğim.

Sevgi içtenlik...

*Tekin SonMez, Batı Rüyası Okulu Kulu, 3. basım, s, 38, NİS Media

5 Ağustos 2009 Çarşamba

I krisens skugga, İşsizliğin Gölgesinde; Yirminci yazı

Değerli İzleyici,
Dün bir gazetenin* ekonomi ekinde; “ I krisens skugga, ” başlıklı haber vardı.
“Ungdomsarbetslösheten i Sverige har fördubblats po ett or,”* ara başlığı ile yaptığı söyleşiler şu sonucu vermiş; “Chansen att fo jobb nestan noll.”*

Rastlantıya bakın, 23 Haziran günü Sayın Osman Demirörs ile buluştuk Sayın Lokman Akan geldi söyleştik. DN gazetesi haberi ile koşutluk nedeniye yayınlıyorum. T.S.

SORU; Lokman Bey,İsveç’te sizlerle ilgili değişim var mı? İsveç cazip bir iş yeri mi bugün de Kulu’dan gelenler için?
YANIT; (Lokman) Şimdi yeni gelenler için aslında bence pek cazip değil. Kesinlikle cazip değil. Niye cazip değil, şartlar çok değişti, ağırlaştı burda. Tabii, kesinlikle, yani bizim geldiğimiz dönemde bir işyerinde çalıştığınız zaman rahatlıkla para biriktirebiliyordunuz, yani bir işiniz olduğu zaman, belki ikinci işi yapıyordunuz onunla daha fazla para biriktiriyordunuz.

SORU; Ben merak ediyorum, şimdi, yeni gelenler için ‘zor’ dediniz. Evet, şartları daha ağır. Nedir o şartlar? Ben geldim, diyelim 20-21 yaşındayım. Örneğn beni ağbim otomobilin bagajında Norveç’ten buraya getirdi... ne olacak benim hayatım arkadaşlar?
YANIT; (Lokman) Yani eğer ailede, burda iş güç sahibi kimse yoksa nasıl iş bulacak, gerçekten yani bir eğitimi yoksa. Eğitimi olan insan da bulamıyor, burda üniversiteyi bitirmiş insanlar da iş bulamıyor. Sivil ekonom bir tanıdığımızın, mesela bir abimizin oğlu burada doğdu, üniversiteyi okudu iş bulamıyor, mesela bilmem inter tekniker iş bulamıyor. Niye bulamıyor, işsizlik? Çok yüksek değil aslında yüzde 6, yüzde 7 ama yetiyor abi yani yetiyor!

SORU; Geçenlerde şöyle birşey anlattı Osman bey, burada bir arkadaş, onun yakını, İstanbul’dan gelmiş, eğitimli, (burada üniversitede bir süre daha eğitim görmüş) galiba iş arıyor ve bulamıyor, bunun için İsveçlilerden biraz da şikayetçi, sanıyor ki ona iş verilmemesinde hafif ‘ırkçılık’ kokusu var, yakınıyor olmalı ki, İsveçli de dayanamamış ve demiş ki; ‘arkadaş burda şapkanı havaya atsan düştüğü yerde en az üç dil bilen işsiz İsveçli çıkar onlar da iş bulamıyor..’ Bu öyküye ne dersiniz Lokman Bey?
YANIT; (Osman) İsveçli dediğin eğitim düzeyi yüksek, özellikle İngilizce, nerdeyse liseyi bitiren insanlar burda anadili gibi İngilizce konuşuyorlar...

SORU; Peki buraya yeni gelen insanımızın, sorunu nedir?
YANIT;(Lokman) Yeni gelenler Tekin Hocam, işte dediğim gibi yani eğer bir eğitimi yoksa meslek yoksa, evet, eğitimi olan da iş bulamıyor, hani bazı dallar vardır, eğitim, mesela bir tanıdığımızın, bir abimizin damadı, o avukat oldu İstanbul’da, bir yıl çalıştı buraya geldi, burada okula gitti. Yani aile desteği olmasaydı o okula gidemeyecekti, o şartları yakalayamayacaktı.İş imkanı.. tabii ki yani, bir destek mutlaka olacak, bu aileden olur, çevreden olur ama bir destek mutlaka olması lazım.

SORU; Eskilerden söz edelim. Onlar için de iş zorluğu var mı? Örneğin sizin kuşak, Haydar bey gibi.. hani yeni gelenler için zor diyorsunuz da.
YANIT;(Osman)Kendim için söyleyim Tekin Bey. Bugün işsiz kalayım, iş bulamam, doğrusu kırk yıldır burdayım.

SORU; Aynı şeyler! Eski kuşak için nedir zorluk? İlk kuşak dediğim çok eski değil, babanız değil de Haydar bey gibi, Osman bey gibi sizin kuşak.. siz kaç doğumlusunuz ki sizin gibi daha önce gelip iş sahibi olanlar, 50 yaş civarı, evet, şimdi onlar için de mi zor?
YANIT; (Lokman) Yani yeniden iş, hangi işi yapacak? Yeni teknoloji de var, mesela aynı meslekte gençler varsa gençler tercih ediliyor. Yani bizim yaşımızdaki olan insanın çok yetenekli olması lazım. Çok çok yetenekli olması lazım, mesela diyorum ben restoran işlettim.. yapıyorum ve meslek olarak ileride ona devam etmek istiyorum, o zaman çok yetenekli olmam lazım.

SORU; Lokman Bey;‘63 doğumluyum’ diyorsunuz ve ‘çok yetenekli, becerikli olmak,' diyorsunuz. Çok şey mi istiyorlar?
YANIT;(Lokman) Tabii yani onun dışında mesela yenilikçi olmanız lazım. Tabii kreativ diyoruz ya hani İsveççe'de yaratıcı, yani yaratıcı olacaksınız ki, bir cazibeniz olacak, ben işte atıyorum Osman abiyle ben; Osman abinin o yeteneği varsa, benim tecrübem ondan fazla bile olsa Osman abi tercih edilebilir, çünkü niye, o daha yaratıcı, daha iyi şeyler verebilir, o zaman o tercih edilebilir, ama yani işte hasbelkader ben bu işi yaptım, işte ne yaptımsa o işi devam ettireyim derseniz o zaman tabii...

SORU; Şuraya mı varıyoruz; hasbelkader artık hiçbir şey yok. Eski kuşak için bu söz konusu, yeni kuşak için de mi böyle?
YANIT; (Osman) Evet. Benim duyduğum bildiğim, Türkiyede evlenmiş buraya gelmiş üç beş yıldır iş bulamayan insanlar var. Çarşıyı görmemiş insanlar var, gelmiş iş bulamadığı için evden çıkamıyor. Öyle kalıyor evde. Türkiye’den Rinkeby’e gelmiş üniversite mezunu, gelmiş bunalıma giriyor. Rinkeby'den ayrılamıyor. İş bulamadığı için dışarı çıkamıyor. Şehri göremiyor, iş bulamadığı için, o imkanı.. yani zaten psikolojik olarak çöküyor. Çok öyle çok bunalımda olan insan var.
YANIT; (Lokman) Ben ilk geldiğim yıllarda mesela gidiyorduk iş arıyorduk, tabii dil de yoktu. Tamam! Biz seni ararız diyorlardı.

SORU; Yeni gelenlere ne tavsiye ediyorsunuz?
YANIT (Osman) Ben Türkiye’den kimse gelmesin derim.
YANIT (Lokman) Yani Tekin Hocam gelenlerin ordaki şartları neydi, ne almak istiyor o çok önemli, yani 100 tane insan, yani her insanın bir hedefi vardır da bu hedefe ulaşan bu 100 kisiden üç kişi olabilir. Ama diğer 97’sinin işi zor yani, gerçekten işi zor.

SORU; Osman bey bu görüşlere katılıyor musunuz?
YANIT (Osman)Çok katılıyorum buna! Burda üniversite mezunu, burda doğmuş büyümüş örneğin bir yakınımızın çok yakınımızın oğlu 26 yaşında ekonomi, sivil ekonomi mezunu, mesleğinde iş bulamıyor çocuk bakıyor arada bir kendi işi var, çalışıyor ama kendi mesleğiyle alakalı değil. Yani burada doğmuş, büyümüş, üniversite mezunu bir sürü işsiz var burada...
SORU; Lokman bey bu görüşlere katılıyor musunuz?
YANIT (Lokman) Tamamiyle katılıyorum... Tamamiyle...

* Dagens Nyheter, 4 Agustos 2009

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Kulu'dan Avrupa'ya Göç Sürüyor; On dokuzuncu yazı

Değerli İzleyici,

1964’de ilk kuşak Avrupa’ya ayak basan Sayın Mustafa Akan’dan neredeyse elli yıl sonra Kulu’nun Avrupa’da istihdam tarihini ve Kulu'dan Avrupa'ya göç tarihini sürdüren Sayın Mahir Akan ile yaptığım söyleşiyi yayınlıyorum.

SORU; Sayın Mahir Akan, Söz uçar, yazı kalır anlatın lütfen, dört çocuğunuz var onları okutmak istiyorsunuz. Maceranız şurada enteresan, tüm bunların yanı sıra bir de traktör satın aldınız Kulu’da, onun taksitlerini ödemek gerçekliği de var değil mi?
YANIT; Tekin Bey, maceramız.. pek fazla enteresan birşey yok. Şöyle yani, şunun bir açıklamasını yapayım, ben amcamın zamanlarını yaşamadığım için.. şundan dolayı, amcamın zamanındaki insanlarda okuma yazma olmadığından dolayı, az bir okuma yazma bilen insanlar belirli bir çevreyi peşinden sürükleyebiliyordu. Bu insanlar da İsveç’e geldiler, taşındılar. İsveç’e geldiklerinde de bu insanlar kendi çocuklarını, okutturmayı pek fazla yaptırmadılar. Buna çok üzülüyorum.

SORU; Çocukları okutmayı düşünemediler mi, demek istediniz? Ne oldu da böyle oldu?
YANIT; Şu oldu, çocukları da yani, çocuklar da kendileri de parayla tanışınca, burda İsveç’te, evet, görmedikleri birşey yani, parayla tanıştılar, tanışınca da restoranları, şunları, bunları oldu ve çocuklar okumadılar.. babalarından gördükleri şeyi yapmaya başladılar; restoran para! Para, para para! Bugün Kulu’dan gelen gençler.. şimdiki gençlerin çoklarını arayın, liseyi bitiren içlerinde çok nadir çıkar. Ben buna da çok üzülüyorum.

SORU; Mahir Bey, İsveç Sosyal Demokrat Partisi Genel Sekreteri Mardin doğumlu bir yurttaş. Size de soruyorum, Kulu kökenlilerde neden böyle bir hedef noktası olmadı?
YANIT; Neden, çünkü.. benim görmüş olduğum nokta şu, benim gençlerde gördüğüm öyle bir ileriye dönük okuma hevesi yok. Ben öyle birşey görmedim, çok cüzi yani. Sadece ve sadece kolay yoldan para kazanma hevesi var, mesela anne babası bir yerde restorancıysa parayla bayağı bir tanışıklığı varsa, çocuklar da aynı o şekilde onu görüyorlar.. ilerisi pek fazla parlak olmayan birşeyi görüyoruz, fakat ilerisi çok parlak bir ilim öğrenme işinden çok çok rahatlıkla vazgeçebiliyorlar. Anne ve babaları bunun üzerine fazla düşmüyorlar, yani.. gazete veya kitabınızda bunu işlerseniz çok çok memnun olacağız.

SORU; Sayın Mustafa Akan, amcanız işte burada, sizin önünüzde biraz önce dedi ki; ‘Şimdi Tekin Bey, site yapmışsın yapmamışsın önemli değil, insanların akıllı olması lazım, medeni olması lazım, demokrat olması lazım... Olmuyor! Yazıyorlar yazıyorlar da yani kim okuyor yani,’ dedi. Ben de buna üzülüyorum Mahir Bey! Belki de haklı! Fakat şu anda sizi ‘Mahir Akan,’ diye tanıştırdı amcanız! Kulu Blog ne söylüyor, Mahir Akan merak eder değil mi?
YANIT; Tabii tabii kesinlikle, Tekin Bey!

SORU; Tekin Bey ne demiş, Osman ne demiş, internette tartışmalar böyle oluyor, sizin de karşı görüşünüz olacak , Mahir Akan bu tartışma ortamına katılmasın mı?
YANIT; Tabii kesinlikle, kesinlikle...

SORU; Teknoloji, iş saatleri, uzak yerlerde yaşamak gibi nedenlerle artık insanlar sık sık bir araya gelemiyorlar, bunun yerine internet odaları, blog postaları var.. düşünce, tartışma ortamı oluşsun istiyoruz. Birileri konuşacak, birileri yazacak değil mi? İsveç/Kulu konusunda siz de bir şey söyler misiniz Mahir Bey?

YANIT; Şimdi şu, kesinlikle... Birileri yazacak, yazsın yani... Şundan dolayı yani... ben de şunun bir açıklamasını yapayım da Tekin Bey.. şöyle baktığım zaman da çocuklarımız... tamam buraya geliyor, Avrupalılaşıyorlar da.. tamam ama kendi kültürlerine de baktığın zaman.. tamam Avrupalılaşsın ama, çocukların arkadaşlarına baktığın zaman arkadaşları İsveçli mi? İsveçli değil! Ee bakıyorsun gene kendi memleketlerinden, hangi akrabası varsa arkadaşları onlar. Şöyle baktığın zaman.. kültürlerine baktığın zaman.. şunun bir açıklamasını yapayım.. bu çocuklar kendilerini de ne noktada bulacaklarını şaşırıyorlar bir kere.. işte bunu.. Tekin Bey, gazete veya kitabınızda, bu konuyu işlerseniz çok çok memnun olacağız...

7 Temmuz 2009 Kista, Stockholm

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Kulu, Belçika, 1964 Mustafa Akan konuşuyor; On sekizinci yazı


Değerli İzleyici,
Fırsat çıktıkça yeni söyleşiler olacak, yeni görüşlerle içli dışlı olacağız, Kulu'yu tanırken, dünyayı tanıyacak, dünyayı tanırken Kulu'yu da biraz öğreneceğiz. Sözlü tarih, bu şekilde yazılı tarih olur. Yazılı tarihi olmayan, Avrupalı dediğimiz ülkeler böyle çalıştılar. Avrupa'yı ilk gören, Avrupa'yı ilkeleriyle ilk kez Kulu'ya taşımak isteyen, idealist ilk kuşak Kulu aşığı, Sayın Mustafa Akan ve yeni kuşak Kulu aşığı Mahir Akan söyleşileri iki gün arka arkaya sunulacak. T.S.

SORU; Sayın Mustafa Akan, sizin köyü konuşalım, çocukluğunuz nasıl geçti köyde, orda doğdunuz köyün adı neydi? Sitemizde yayınlayalım, istemez misiniz?
YANIT Şimdi.. Tekin Bey.. site yapmışın yapmamışın önemli değil, insanların akıllı olması lazım, medeni olması lazım, demokrat olması lazım. Olmuyor! Bakan kim, okuyan kim?

SORU; Mustafa Bey biz işimize bakalım, çocukluğunuz nasıl geçti köyde, orda doğdunuz köyün adı neydi?
YANIT; Efendim, Benim köyüm Bahadırlı.. tarih dolu ama sırlı.. yazın sıcak kışın karlı.. benden köye selam söylen turnalar. Ben köyümü seviyorum, her yerde hep övüyorum, köyüm mahzun biliyorum, benden köye selam söylen turnalar. Turnalar havada katarla uçar, garip garip öter kanadın açar, bilmem benim köyden ne zaman geçer, benden köye selam söylen turnalar...

SORU; Evet bir de destan! Köyde kaç yılında doğdunuz?
YANIT; Ben 1926 yılında doğdum. Cumhuriyetin kuruluşundan üç sene sonra. O tarihlerde araba yok, kamyon yok, taksi yok, motorsiklet yok.. hiçbir şey yok.. tabi ihtiyaçtan ötürü dışarı çıktık, 1964 yılında Sirkeciden trene bindik iki günde herhalde Almanya’ya Münih’e geldik Münih’ten Belçika’ya geçtik. Ben madende çalıştım 728 metre kuyunun bir tanesi, 816 metre de ikinci bir kuyu. Böyle iki tane kuyumuz vardı, oraya inip çıkıyorduk.

SORU; Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun! Anlatır mısınız, ne gördünüz?
YANIT; Efendim oraya vardıktan sonra baktık ki Belçika kalkınmış. (zaten Almanya da görüldü Belçikay’a gittiğimizde temelli gördük herkes çalışıyor.) Böyle akşamları gece olsun.. su gibi insan gidiyor.. gündüzleri su gibi insan gidiyor.. fabrikadan çıkıyorlar efendime söyleyim.. işte ocaklardan çıkıyorlar. Geliyorlar, gidenler var gelenler var, ocağa girecekler var.

SORU; Daha önce görmediğiniz bir şey mi bu Mustafa Bey?
YANIT; Evet! Görmediğimiz bir şey! Ben dedim tabii, ‘ya Mustafa Akan bu memlekete geldin adamlar çalışarak Avrupalı olmuşlar, mesela Avrupa.. Avrupa diyorlar ya biz de Avrupa’ya geldik şimdi sen Avrupa’ya geldin ne yapmak lazım, şimdi sen okula gitsen gidemen, gitmen lazım ama gidemen, çalışıcan para lazım sana, gezmekle sen bu işi yaparsın herhalde,’ dedim gezmekle... Aradan altı ay geçtikten sonra, gözümüz açıldı ya biraz Avrupa yı gördük ya, ilkokuldan başladık, ortaokul, lise üniversite, ondan sonra...geziyorum..araştırma yapıyorum, evet.

SORU; Araştırma, kimin için araştırma?
YANIT; Tekin Bey, neden bunlar böyle de neden biz değiliz? Bunu merak ettim. Kömür çıkarıyoruz bu sırada evet. Üç yıl sonra memlekete döndük, ordan almış olduğumuz notu getirdik arkadaşlara okuduk. Dedik ki; ‘ey insanlar, Avrupa diyorlar bir ülke var, ülkeler çok da bir tane ülkeye gittik biz, Belçika’ya. Bu ülke kalkınmış, Almanya, Hollanda, Fransa, İtalya, İngiltere hepsi kalkınmış, biz daha hala yerimizde sayıyoruz,’ dedim onlara.

SORU; Mustafa Bey, Bunları Kulu’da mı söylediniz?
YANIT; Evet!‘Eğer Kabul ederseniz benim bir teklifim var, dedim adamlara.. ‘Nedir teklifin’ dediler. ‘ben dedim ki, pasaportum cebimde ama kabul ederseniz pasaportu öldüreceğim, beni muhtar yaparsanız bu köye muhtar olmak istiyorum,’ dedim.

SORU; Bu konuyu üç dört yıl önce Kulu’da da anlatmıştınız. Yanılmıyorsam, köy evlerine su verecektiniz, sıcak su akacaktı ve evlere banyo yapma fikri vardı sizde, Avrupa’yı Kulu’ya getirme niyetiniz vardı, sonunda ne oldu?
YANIT; Evet! Sonunda şu oldu, aynen Avrupa’daki gibi sıcak su, soğuk su getirecektim efendime söyleyim.

SORU;Köylü buna karşı mı çıktı. Suyu istemediler mi?
YANIT; İstemediler! Karşı çıktı köylü, ‘kabul etmiyoruz,’ dediler. Sene 1968, 69, 70 oldu. Üç sene kadar muhtalık yaptım. Olmadı! Ne yaparsan yap, Tekin Bey olmuyor.. Site yapmışsın, blog yapmışsın, olmuyor! Ben de o gün mühürü bıraktık çektim gittim Almanya’ya. İşte o gündür, bu gündür buralardayız.

SORU; ‘Stockholme gelmekle hata ettik, diyen mi var aranızda?
YANIT; ‘Hata ettik,’ demiyoruz da şimdi o tarafa gitseydik Alanya, Antalya tarafını görseydik biz belki oralarda kalırdık, baba yurdunu, yani ata yurdunu satardık, Alanya, Antalya tarafına belki göç yapardık. Ama Avrupa’ya geldiğimiz için...

SORU; Türkiye’nin o bölümünü kaçırdınız mı demek istiyorsunuz?
YANIT; Kaçırdık tabii! Türkiye’de... kendi memleketimizi kaçırdık yani o doğma büyüme olan ülkemizi kaçırdık elden. Olmuyor yani insanlar değişti. Eskisi gibi değil ki Tekin Bey...

7 Temmuz 2009 Kista, Stockholm

21 Temmuz 2009 Salı

Kulu/Stockholm nüfus hareketleri; On yedinci yazı

Değerli İzleyici,

Kulu söyleşilerine bakarak, sözcüklerin teknik ayrışımı ile Kulu’ya yaklaşalım ve Kulu’yu yönetenlere bakalım.

Mehmet Ali Baran söyleşi analitik açıdan güvenilir bir başlangıç noktasıdır, dedim. Bu açıdan Kulu’yu algılamak için Kulu’yu yönetenlere bakmayı sürdürüyorum.

Nüfus hareketlerine bağlı Kulu gerçeğinin algılanması açısından Sayın Baran’ın yalın ve fakat sosyologları bile imrendirecek tartışmasız anlaşılır bir açıklaması var. Sisli ve bulanık olmayan bu açıklamada iki yanlı ve iki yöne yapılan göndermeler anlamlıdır.

Kulu’da evinde (Şubat 2002) yaptığımız söyleşide; ‘Kulu Avrupa’nın bir mahallesi oldu,’ diyor. Sayfalar dolusu akademik açıklamalardan daha net, sayısal istatistik çizelgeleriden daha anlaşılır Kulu/Stockholm gerçeğinin özü budur. Bir soru daha; 'Gittiler fakat bu gidiş iyi mi oldu? Kulu’ya da yaradı mı?

‘İyi oldu.. hiç olmazsa para kazandılar.. Şimdi iyi paraları olanlar var. Kulu zengin oldu,’ diye yanıtlıyor,Mehmet Ali Baran ki bu toplumsal değişimin ekonomik kulvarını da açıklar niteliktedir.

Kulu/Stockholm gerçeğinin; dışa (Stockholm’e) göç ve içeri (Kulu’ya) göç olgusunun her iki sosyal boyutunu işaret eden Sayın Baran, üçüncü bir tanımlama ile ‘nüfus hareketlerine’ vurgu yapıyor ve diyor ki ‘..şimdi Kulu’da Kululular çok az, hepsi etraftan gelme,’ diyor. (Batı Rüyası Okulu Kulu, s.25)

Başta İsveç olmak üzere öteki ülkelere ve Türkiye’de büyük kentlere göç veren Kulu, Türkiye’de her yönden göç alıyor. Bu saptamalar, (bugün Belediye Başkanlığı yapan Sayın Ahmet Yıldız gibi) Kulu doğumlu ve fakat İsveç’te yaşayan ikinci kuşak aydınlarından Sayın Haydar Akan’ın söyleşisinde de var.

Sayın Baran'ın söyleşisi sürecek. Bu tür söyleşilerle ortaya çıkan ve ilk kuşak yöneticilerin ve ikinci kuşak aydınların görüşleriyle örtüşen odak noktaları da ileride sergilemeye çalışacağım.

14 Temmuz 2009 Salı

Kulu’nun Geleceği ve Kulu Sevdası; On altıncı yazı

Kulu/Stockholm uzmanı Sayın Haydar Akan ile yaptığım söyleşinin ilk iki bölümünü yayınlamıştık. Bu içtenlikli konuşmalar Stockholm'de ve Kulu'da ilgi gördü. İrdelenen konuları farklı açılardan buradaki keşif masasında gündem maddesi yaparak sunacağız. Üçüncü ve bu son bölümde; 'İsveç'teki Kulu kökenli aydınlarla Kulu arasında iletişim kopukluğu var mı, yok mu' ve 'Kulu'nun geleceği' sorusu yanıtını arıyor. T.S.

10.SORU; Bu yönlendirimi Belediye mi yapmalı, dediğiniz gibi; ‘tüm siyasi partilerden oluşan bir alt birim’ mi yapmalı? Kululu aydınlar, denilen bir grup var, İsveç’te; olgunlaştılar, yıllardır Federasyon’u yönetiyorlar. Bu hazır kadroların, Kulu Belediye’si ile iletişim sağlaması ve İsveç toplum kültüründe olan katılımcı yaklaşımları, öneri ve destekleri olamaz mı?
10.YANIT; Biz bu teklifi dün yapmış değiliz. Yani geçmişte de on yıldır yirmi yıldır sürekli olarak anlatmaya çalıştık, seçilen arkadaşlarımıza da söyledik, ama sorunu belki kavrayamadılar.

11.SORU; ‘Seçilen arkadaşlarımız,’ dediniz. Seçimi Stockholm’den başlatanlar onlar! Bir kırgınlık mı var, duygusal kopukluk mu var?
11.YANIT; Hayır! Hayır o da yok, ama bir kavrayamama var anladığım kadarıyla. Olayı yaşamadıkları için kavrayamama var; yaşamayan insan kavrayamıyor, yani bunun gelecekte ne olacağını öngöremiyor, on yıl sonra yirmi yıl sonra ne olacağını öngöremiyor. İletişim sorunu da bunun içinde o zaman, kavrayamamak, geleceği görememek.

12. SORU; ‘Kavrayamama var,’ dediniz. Dediniz ki;‘iletişim sorunu da bunun içinde, kavrayamamak, geleceği görememek.’ Peki, bu durumda, Kulu’nun geleceği var mı? Kulu’da Kulu’nun geleceği, Stockholm’de Kulu’nun geleceği... Nasıl bir gelecek olur size göre?
12.YANIT; İki yerde de var Kulu’nun geleceği. Hem burda var, hem de Kulu’da var. Eğer ciddi yönlendirilirse iyi bir gelecek var, çünkü Kulu E 5 Karayolunda, Ankara - Konya ve Ankara - Adana yolu üzerinde ve kavşakta. Hem havaalanına çok yakın bir mesafede ulaşım açısından, hem deniz ulaşımı çok yakın bir yer, üç saatlik mesafede, başkente çok yakın. Yakın çevresinde 15 milyon insan yaşıyor. Kulu’da tarım da hayvancılık ta geliştirilebilir. Başka, hayvancılığa dayalı yan sanayi geliştirilebilir, tarıma dayalı sanayi geliştirilebilir. Kulu’da ciddi gelişmeler olabilir ve 15 milyon yakın çevresinde bir tüketim pazarı var. Ve buralardan Kulu faydalanabilir. Kulu’nun geleceği kesinlikle var, ama göç devam eder.. çünkü birdenbire kesilmeyecektir.

13.SORU; Kulu’ya göç, Kulu’dan göç, bunu biraz açar mısınız?
13.YANIT; Hem Kulu’ya göç hem de Kulu’dan göç, çünkü bir yerler boşaldıkça oraya yeni insanlar gelecektir. Bir de Kulu Türkiye’nin doğusunda kalan yörelerine göre bir hayli gelişmiş hatta batıdaki birçok ilçeden de gelişmiş durumdadır, ekonomisi daha gelişkindir, oraya insan çekmektedir. Bu gelecekte de devam edecektir. Başkente çok yakın olması, coğrafi konumu, insanların yeni gelen insanlari kabullenmesi, Kululu Kulu’ya dışarıdan göç edeni kabul etmektedir, entegrasyonu kolay bir durumdur. Ama gelen insanları da biraz Kulu’ya yönlendirmek gerekir. Kulu sevdasını aşılamak gerekir.

14.SORU; “Kulu sevdası” da dahil tüm bunların düşünülmesi de belediyeye düşüyor, demek ister gibi bir haliniz var, doğru mu?
14.YANIT; Büyük bir çoğunlukla belediyeye düşüyor yani yerel yönetimlere düşüyor. Bu tek başına belediye başkanının sorumluluğu değil ama ilçedeki siyasi partilerin tamamı bu konuda aktif olmalı düşünce üretmeli yani, bir tek a partisinden seçilen belediye başkanı değil, orda bulunan tüm siyasi partilerin böyle bir düşüncesi olmalı en azından. Yine de bir kurum olarak belediye işin lokomotifi olmalı.

Stockholm/Kista, 2 Mayıs 2009 Comple Conditori

5 Temmuz 2009 Pazar

Cumhuriyet ile rol yüklenme bilinci, İsmail Hakkı ve Derviş Abidin Baran; On beşinci yazı

Tarih sıralamasına göre Kulu’yu algılamak için, doğaldır ki ilkin Kulu’yu yönetenlere bakacağız.

Önceki yüzyılın sonları ya da olası ki Cumhuriyet öncesi yüz yılın başlarında doğan baba Derviş Abidin Bey’in üç evlilik yapmış olduğunu anlıyoruz Sayın Mehmet Ali Baran ile olan söyleşiyi izleyince.

İsmail Hakkı Efendi’nin kardeşi olan ve Cumhuriyet öncesi üç evlilik yapan baba Derviş Abidin Bey Osmanlıdan arakonak geçiş döneminin sosyal yansımasıdır. Çocukları açısından ise Derviş Abidin Bey, eski ile monarşi ile sosyal bağlarını koparan ileriye dönüşümlü derin bir geçişin insanıdır.

Cumhuriyet’e uyum için oğullarını gönderdiği okullar dikkat çekicidir. Bu seçimde oğulların bu yeni döneme hazırlığı gerçekliğini algılama ve bunun için önhazırlık çabaları tamdır ve bu algı, tarih bilinci açısından bulanık değil tam tersine saydam bir gösterge oluşturuyor.

Bugünkü bazı ailelerdeki tarih bilinci bulanıklığı yok Derviş Abidin Bey’de. Geleceğe dönük duruşuyla, aile olarak Cumhuriyet ile rol yüklenme hazırlığında bu derin geçiş sürecini, büyük ailede, Kulu'da “kanaat önderliği” rolünü kardeşi İsmail Hakkı Efendi ile üstleniyor.

“Baran ailesine hükmeden kişi var mıydı,” diye soruyorum. “İsmail Baran (Hakkı Efendi), benim amcam.. Cafer Baran’ın da amcası.. İsmail Efendi.. çok sayarlardı,” diye yanıtlıyor Sayın M. Ali Baran.

İster İsmail Hakkı Efendi, ister Derviş Abidin Bey olsun; onlar geçmişle ataerkil aile açısından töresel bağlantılıdırlar fakat, Osmanlı sosyal yaşamına bağlantılı değiller. Geleceği elyoradamı ile olsa da değişim dinamikleri bağlamında tarih bilinci olarak dönüşümü tam algıladıkları için çocuklarını bu okula vermişler.

Bu algı sisli ve bulanık değildir. Bu iki anlamlı bir seçmedir. 1)Kitlesel toplumsalcı değişim algısı, 2)Yönetim kadrolarının ancak bu okullardan geçerek toplumsal/siyasal erk bağlamında (çocukların dolayısı ile ailenin) yönetici olabileceklerini kavrama algısı ve yetisidir.

Oğullar Mehmet Ali ve Ahmet Baran gönderildikleri okul seçimi ile Osmanlıdan arakonak geçiş tamamlanmıştır. Çünkü, baba Derviş Abidin Bey, oğullarını bir Cumhuriyet okuluna gönderiyor.

Buna bağlı olarak Mehmet Ali Baran ve kardeşi Ahmet Baran, baba Derviş Abidin Baran ile amca İsmail Hakkı Baran'dan aldıkları; hem siyasal erk algısı bağlamında, hem toplumsalcı değişim/dönüşüm algısı bağlamında, birer Cumhuriyet bireyi olarak kendilerine verilen misyonu, iki kardeş birlikte yerine getirmişler.

Not; Mehmet Ali Baran(1921-2008) son fotoğraflarından(T. Sonmez arşivi) birisi üstte oğlu (mühendis) M. Baran ile birlikte izliyorsunuz.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Dönüşen Toplum, Tarih Bilinci; On Dördüncü Yazı

Değerli İzleyici,

Kulu söyleşilerine bakarak, sözcüklerin teknik ayrışımı ile Kulu’ya nasıl yaklaşabiliriz? Örnekse sözlü tarih verisi olarak Mehmet Ali Baran (1921-2008) söyleşisi nasıl bir araştırma tabanı oluşturur ve elimizdeki görselleri izleyerek Kulu’yu algılama açısından ne tür bulgulara varabiliriz?

Yazısız bir toplumda “Kulu ve Tarih” diye nesnel bir konu olacaksa, Mehmet Ali Baran ile yaptığım söyleşi analitik açıdan da güvenilir bir başlangıç noktasıdır. Ben bu çıkış noktasına sadık kalarak Kulu’ya yaklaşmayı deneyeceğim, diye not düştüm bir önceki yazıda.

Buradan yola çıkarak kullanılan dil açısından değerlendirebiliriz söyleşileri, salt folklorik değil, töresel ve törensel ögeler yüklenen yaşam kesitleriyle ilişkin, giyim/kuşam verilerine bakabiliriz; büyük aile, anne, baba, çocuk ilişkilerine yaklaşabiliriz. Eğitim, öğrenim alanındaki seçmeler de ölçüt olabilir.

Aile ile ilgili veriler bir yanda dursun derseniz, yerleşim alanı, köy/kent ilçe açısından sonuçlara bakabiliriz. M. Ali Baran ve Ahmet Baran’ın Konya’da 1934 yılında devam ettikleri okulda sınıf öğretmeni bayan ve sınıf arkadaşları ile olan toplu görsellik var. Toplumsal dinamiklerdeki değişim hızına kapsamlı hazırlık ve yeni düzen için törensel bir görselliktir bu.

Buna yaklaşalım biraz! 1921 doğumlu olduğunu söyleyen Mehmet Ali Baran’ın, ilkin, bireylik tarihine bakalım. İlkokul beşinci sınıftan başlayarak, fotoğrafta görülen Mehmet Ali Baran otuzlu yıllarda Konya lisesinde onuncu sınıfa dek okumuş.

Öğretmenin ve öğrencilerin giyim kuşamı ve Mehmet Ali Baran’ın aldığı öğrenim, okulun konumunu daha özü aile büyüğü bir otorite olarak baba Derviş Abidin Bey’in böyle bir okul seçimini de anlamlandıracak ve tanımlayacak durumdadır.

Bu konuyu sürdüreceğim

Not; Konya Ortaokulu 1934; Öğretmenin elini tutan çocuk Mehmet Ali Baran, kardeşi Ahmet Baran aynı sırada en uçta duruyor.

28 Haziran 2009 Pazar

Haydar Akan ile Tekin Sonmez Söyleşisi, İkinci Bölüm; On Üçüncü Yazı

Akan'ın özgeçmişini aşağıda veriyoruz. Bununla birlikte Sayın Haydar Akan sürekli olarak Kulu üzerine düşündü, Kulu’nun gelişimi için tasarımlar kurdu, Kulu ile sıkı iletişim sürdürdü, bir ayağı Stockholm’de oldu ve zihinsel olarak Kulu’da yaşadı, diyebiliriz. Söyleşinin ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

6.SORU; Sayın Akan, siz Kulu Belediyesi'nde olsaydınız İsveç Başbakanı'ndan, İsveç sermayesinin ve modern teknolojisinin Kulu’da bir yatırım yapmasını önerir miydiniz?
6.YANIT; Elbette onu demek istiyorum, yani Kulu’da en büyük sorun işsizlik. Kulu göç veren bir ilçe olduğu kadar göç alan da bir ilçe. Şu anda ilçe merkezinin 25 bin kadar bir nüfusu var, istihdam yaratacak yatırımlar talep edilebilirdi. Yani sadece İsveç’ten talep etmek de yetmez aslında. İsveç Başbakanı Türkiye Başbakanı’nı ziyaret ediyor, yani bu ziyaretten öyle bir ilişki de doğabilirdi. Kulu Ankara’ya 100 km mesafede bir ilçe, İsveç Başbakanı’nın Kulu’yu ziyaretiyle Kulu, Türkiye gündeminde yer aldı, bir gün en azından basında geniş ölçüde yer aldı. Türkiye’deki siyasilerin de dikkatini çekebilecek bir iş olabilirdi bu, değerlendirilebilirdi demek istiyorum.

7.SORU; Şu söylenebilir mi, Türk Hükümeti’nin de haberi olmadı mı İsveç Başbakanı'nın Kulu'ya gideceğinden?
7.YANIT; Olmaz olur mu, başbakanla görüşmeden sonra Cumhurbaşkanını ziyaretinde Kulu esprileri geçiyor. İsveç Başbakanı Kulu’ya gitmeden önceki duyumlarına göre değerlendiriyor Kulu’yu. Oranın büyük bir ilçe olabileceğini düşünürken, pratikte gördüğünde Kulu’nun küçük ve şirin bir ilçe olduğunu fark ediyor. Cumhurbaşkanı ile yapılan sohbette Kulu ve İsveç’te Kulululardan bahsediliyor. Gül de buna karşılık, “Belçika’da da Afyonlulardan ve Emirdağlılardan bahsediyor, çünkü oraya da yoğun bir Emirdağlı göçü var” diyor.

8. SORU; Bu açıklamalarınızdan anlaşılıyor ki, İsveç’te yaşayanların, Kulu ile daha yakın bir iletişime ihtiyacı var, hem Kulu’da yaşayanların hem İsveçtekilerin arasında bir iletişim kopukluğu seziliyor. Örneğin bu ziyareti Kulululara önceden bildirmenin olumlu yanları olamaz mıydı? İletişim eksikliğini gidermek için nasıl bir yol izlenebilir? İnternet gibi çok ucuz pratik iletişim yöntemleri var, Federasyon gibi dernekler(kuruluşlar) da var; bu konuda çalışmalar yapılamaz mı?
8. YANIT; Dernekler yapabilir, Federesyon yapabilir, burada bence en önemli şey ev sahibi belediyedir. Yani ev sahibi olan nasıl bir ülkede devletin yöneticileriyse o ilçede de o ilçenin yöneticisi durumunda olan belediye ev sahibidir. Ev sahibi bu işi daha kucaklayıcı ve profesyonel kadrolar tarafından yürütülecek bir birime kavuşturulmalıdır artık. Yani 45 yıldan beri göç var, ve göç hala devam ediyor, belediye başkanının tek başına inisiyatifinde olmamalıdır bunu takip etmek, ya da onun sırtında olmamalıdır. Öyle de diyelim, yani belediye başkanı bir birim oluşturmalı bu birimin tüm siyasi partilerden oluşan bir alt birimi olmalı. ilçeyi yönetenlerin bir göç politikası olmalı artık.

9. SORU; “Bir birim oluşturulmalı bu birimin tüm siyasi partilerden oluşan bir alt birimi olmalı,” dediniz. Göçü de kapsayan projelerde, Kululular arası iletişimi sağlayan, (örneğin Kars’ta tanık olduğum) Kent Konseyi gibi, siyaset dışı bir Sivil Toplum Kurumu olamaz mı?
9. YANIT; Üniversitelerle de işbirliği yaparak göç olgusu üzerinde ciddi bir çekilde çalışılmalıdır. Hem göç alıyor onu değerlendirmelidir, entegrasyon sorunu var burada, onun için çalışmalar yürütmeli, hem de yurt dışına göçü ciddi anlamda incelemeli ve gittikleri ülkelerde daha entegre olmuş insanlar olabilmeleri için düşünce üretmeli. Göç edecek, göç etme eğiliminde olan insanları göç etmeden önce meslek eğitimlerine yönlendirmeli bence.

Özyaşam; Haydar Akan, 1953 yılında Kulu’da doğdu, ilk ve orta okulu Kulu’da, liseyi Konya’da, yüksek ögrenimini de Ankara Üniversitesi DTCF’de tamamladı. 1975/76 eğitim yılında Kulu Lisesi ve Karacadağ orta okulu’nda ögretmen olarak çalıştı. Ağustos 1976’da İsveç’e göç etti. 1977-2002 yılları arasında Botkyrka Belediyesi’nde Türk çocuklarına anadili ögretmeni olarak çalıştı. 1981-1990 yılları arasında İsveç Türk İşci Dernekleri Federasyonu Başkanlığı yaptı. 2002 yılından bu yana kendilerine ait küçük bir aile şirketinde işletmecilik yapıyor.

Sürecek

24 Haziran 2009 Çarşamba

Kulu Kentleşme Tarihi ve Kulu’da Bir Aile; Baranlar; On İkinci Yazı


Değerli İzleyici,
Kulu’da uzun süre erk olmuş, bu yerleşim noktasını yönetmiş, olası ki bir açıdan yapılandırmış büyük ve varsıl bir ailenin konumu, söze başlar başlamaz sosyolojik/toplumsal bir olgu gibi karşımıza çıkıyor.

Şöyle ki, bakın, Derviş Abidin Bey’in oğullarından Mehmet Ali Baran ve Ahmet Baran üstteki fotoğraftan bizleri seyrediyorlar. Topluma yön veren dinamikler açısından nereden nereye sorusunun yanıtıdır bu.

Bu satırların yazarının bugün hayatta olmayan Sayın Mehmet Ali Baran ile yaptığı söyleşi, yanıtları ile “Batı Rüyası Okulu Kulu” adlı belgesel yapıt ile kamuya (2002) sunuldu ve itiraz görmedi, onaylandı.

Kulu’yu yakın tarihi ile tanımanın ve tanımlamanın güvenilir bir yolu da bu tür güvenilir söyleşilerden geçer. Sanal, düzmece bir tarih yazma modasının yaygınlaştığı her dönemde, güvenilir insanlarla güvenilir yazarların, düşün adamlarının söyleşilerine gerek var. Evet bu tür çalışmalara gerek var.

Şöyle ki güvenilir insanlarla yapılan söyleşiler yeter mi? Yetmez?

Saygıdeğer ve güvenilir bir yazarlık birikimi gerekir bunun için, öteki açıdan geçmişi ile kendi özgüvenine saygılı yazarların yansız oluşları gerekir bu tür çalışmalar için.

Bu satırların yazarının güvenilirlik altyapısı, “Türk Yazını” (Ocak 1972-Haziran Eylül 75) dünyasında bugün bile aranan, Tekin Sonmez’in 45 ay boyunca yayımladığı/yönettiği; şöyle ki “Çocuk Eğitimi ve Edebiyatı”, “Türk Öykücülüğü” “Sabahattin Ali”, “Nazım Hikmet”, “Türk Karikatürü” “Vietnam” ve “Şili edebiyatları” gibi özel sayılarla kamuya sunduğu Yansıma Dergisi’dir ve bu arkaplan bizleri bir romancı olarak yaşayan güvenilir bir yazarlık birikimine götürür.

Kulu’ya ve Baran ailesine ise Tekin Sonmez ile birlikte gidiyoruz.

Yukarıda izlediğimiz M. Ali Baran ve kardeşi Ahmet Baran dışında, Kulu’da başkanlık yapmış kardeşlerden Hüseyin Baran (1943-45) ve ayrıca bu aileden Cafer Baran (1934-1943 ve 1950-57) ve bir de Derviş Abidin Bey’in kardeşi İsmail Hakkı Efendi (1926-1932) var.

Şunu ilk başta yansız ve önkoşulsuz algılamak gerekiyor; Baran ailesi üyelerinden beş insan ayrı ayrı dönemlerde kırk iki yıl Kulu’da yönetim görevi üstlenmişler. Bilgiler bizi yanıltmıyorsa İsmail Hakkı Efendi (1926-1932) ile kazanılan yönetim erki, Cafer Baran ile iki evre sürüyor ve Kulu’nun ilçe olma tarihi bu dönemde başlıyor.

Kulu’da başkanlık yapmış ve bu toplumu yönetmiş Mehmet Ali Baran beş yıllık dönemle üçüncü sıradadır. Bu aileden son başkan olan Mehmet Ali Baran ile yaptığım söyleşi güvenilir bir kaynaktır.

Pek az sayıda kent tarihinde böyle bir aile, yerleşim/yönetim ilintisi, buna bağlı nüfus hareketleri tarihi görebiliriz. Bu ne demektir?

Şu demektir, 1926’dan 1968’e dek ardılı periyotlarla kırk iki yıl tarihe damgasını vuran, kimlik ve kişilik simgelerini yönetim üsluplarını kent yapısına konduran ve Cumhuriyet'in kuruluşunda ortaya çıkan bir ailenin tarihi ile içselleşen bir kentleşme tarihidir.

Verilere göre bu aile Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Derviş Abidin Bey’in kardeşi, İsmail Hakkı Efendi (1926-1932) ile Kulu’da tarih ve toplum yönetimi sahnesine çıkıyor ve CHP iktidar yıllarında (1934-1943) burayı yöneten Cafer Baran (1950-57) ile aile, DP saflarında yer alıyor ve bu durum Ahmet Baran (1957-60) ile sürüyor.

İsmail Hakkı Efendi'nin yeğeni, Derviş Abidin Bey’in oğlu, Kulu’da 7. başkan M. Ali Baran diyor ki; “bizim aileden beş kişi, benden önce dört kişi kulu da başkanlık yaptı. 1960 ihtilalden sonra beni seçtiler.”

“Siz başkanlığı almadan önceki haliyle Kulu nasıldı,” diye soruyorum.

Diyor ki; “Kulu o zman, 1954 e kadar Kulu bir köydü. Tamamen bir köydü. 1954 te kaza oldu."

Böyle ise, bu yerleşim alanındaki dinamiklerin görünürlüğünü, soyut olmayışını ve nesnelliği ile inanırlığını, 1954 te ilçe oluşuyla evrilen nüfus hareketlerini yine bu aile ile Kulu’nun nereden nereye geldiğini bizlere sunan bir gerçeklikle karşı karşıyayız burada.

Kulu Tarihi diye nesnel bir tarih olacaksa, yazısız böyle bir tarih için Mehmet Ali Baran ile yaptığım söyleşi analitik açıdan güvenilir bir başlangıç noktasıdır. Ben bu çıkış noktasına bakarak ve bu söyleşiye sadık kalarak Kulu’ya yaklaşmayı deneyeceğim.

23 Haziran 2009 Salı

Kulu’ya Uzaktan Bakış ve Erken Çağlar Tarihi; On Birinci Yazı

1)Bölgede Erken Çağlar; Cilalı Taş Çağı...
Ankara’ya daha yakın fakat Konya iline bağlı olan Kulu ilçesi, bulunduğu bölgenin “erken kültürlenme” geçmişiyle koşut bir tarih çerçevesi içinde yer alıyor.

Konya ve çevresinde yapılan arkeolojik kazılarda “yontma taş çağı”; paleolitik eser azlığından söz edilir. Bununla birlikte bir sonraki neolitik; “cilalı taş çağı” arkeoloji buluntularının çokluğu bilim adamlarının ortak görüşüdür.

Kulu’yu merkez çekim alanına kotlayan tanınmış “Çatalhöyük” ve “Canhasan” höyüklerinde cilalı taş çağı buluntuları, günümüzden sekiz bin yıl ötelere uzanır. Başka bir betimleme ile, bu bölgedeki bu höyüklerin dünya ölçeğinde tarih öncesi önemi var.

2)Mezopotamya İndus ve Anadolu Uygarlıkları...
Dünyada planlı kent mühendisliği, yerleşik yaşam ve “üretim ekonomisi” ile Çatalhöyük ilk sayılıyor. Pakistan-Harappa ve Mohenjo Daro diye anılan İndus Vadisi ile Mısır Nil Uygarlığı’ndan öncelere tarihlenmektedir bu çerçeve içindeki Çatalhöyük.

Özeti: İndus Vadisi Uygarlığı’nın bağlantısı olan “yazı öncesi” ilk çağlar ve "yazı"nın icadıyla doruklaşan Mezopotamya Uygarlıkları’nın kuzeybatı ucu Kulu’yu da içine alan orta Anadolu bölgesidir.

3) Arkeolojik Kültür Kalıtı Orta Anadolu...
Arkeolojik “bronz çağı” bulgularına kaynak olabilir, Konya-Ankara hattında yüzlerce höyük bulunması Kulu’yu da kapsayan tarih öncesi erken kültür katlarıyla oluşan zenginlik kanıtlandı son yıllarda.

Kapadokya altsınırı Konya ve çevresinden, üstsınırı Hitit Başkenti Hatuşaş’tan başlar; kuzey yönü ile batıda Emirdağ ve Yazılıkaya yönüne ulaşır ve bu doğrultu “göller vadisini içine aldıktan sonra, Çumra-Karaman “İvriz geç Hitit dönemi” uygarlıklarını, Hacılar-Ulukışla’yı kapsar ve dönüp Kaneş’ten Hatuşaş ile birleşir yine.

4) Kulu, Büyük Kapadokya ve Hititler...
Böyle bir fotoğrafın merkez karesi içinde görmek gerekir Kulu’yu.
Bu bölgenin daha önceki adlandırılması, Tuz Gölü’nü de içine alan “Büyük Kapadokya” diye bilinir.

Kulu ilçesini de kapsayan bölge, büyük Anadolu düzlüğü (platosu) erken “ön kültürlenme” alanıdır. Erken Hitit dönemlerinin bu bölgedeki kayıt belge bulguları olarak Konya’nın 10 km. batısında “Karahöyük” yeterli arkeolojik veriye sahiptir.

Yükselen Hitit dönemlerini de içine alan Büyük Kapadokya merkezi dünyanın ilk yazılı kil tabletleriyle Hatuşaş, Anadolu “erken devlet arşivi” belgeselinin beşiğidir aynı zamanda. Bir başka ifade ile Kayseri (Kaneş), Ankara (Hatuşaş), Konya (Çatalhöyük), Anadolu insan genlerinin merkezi altyapısındaki “ilk kültürlenme” temel taşlarıdır ve Kulu bu merkezdedir.

Kulu, beş kilometre yakınında arkeolojk kazı bekleyen bir höyük ile (Haydar Akan’ın doğduğu köy) dikkat çekmektedir ve Kulu bu coğrafyanın, bu yerleşim alanının çok yakın bir uzantısı olarak merkez figürde yerini alır.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Haydar Akan, Tekin Sonmez Söyleşisi, İlk Bölüm Onuncu Yazı

Haydar Akan Kulu’da doğdu ve büyüdü, öğrenimini Türkiye’de yaptı, yaşamını sürdürme konusunda İsveç’i seçti. Fakat sürekli olarak Kulu üzerine düşündü, Kulu’nun gelişimi için tasarımlar kurdu, Kulu ile sıkı iletişim sürdürdü, bir ayağı Stockholm’de oldu ve zihinsel olarak tümü ile Kulu’da yaşadı. İsveç Başbakanı’nın Kulu’ya gitmesi konusunda Sayın Haydar Akan ile kısa bir söyleşi yaptık. İlk bölümünü yayınlıyoruz.

1.SORU; Sayın Haydar Akan siz Kulu’da doğdunuz büyüdünüz ve İsveç’e göçtünüz. Burada aydın kesimden biri olarak öne çıktınız, bir dönem Federasyon Başkanlığı yaptınız, bir anlamda sessiz, Kulu’nun göze görünmekten hoşlanmayan önderi olarak Kulu üzerine kapsamlı şekilde düşündünüz. Sonunda İsveç Başbakanı’nın Kulu’ya gitmesine de tanık oldunuz. Bu gezinin anlamı nedir? Bizi aydınlatır mısınız?
1.YANIT; Başbakan’ın Kulu’ya ziyaret yapacağını biz önceden bilmiyorduk, bu yönde bilgi almamıştık. Son beş yıl içinde İsveç Kralı, Kraliçesi, Meclis Başkanı ve en sonunda da Başbakan Turkiye’yi ziyaret etti. Bunların içinde Başbakan’ın programına Kulu’nun alınması Kululular açısından ve Kulu açısından iyi değerlendirilmesi gereken bir durumdu, ama bende iyi değerlendirilemediği düşüncesi hakim.

2.SORU; Kulu’nun İsveç’e varışı üzerinden kırk beş yıl geçti ve sonunda İsveç Başbakanı da Kulu’ya gitti ve siz bu konu için “..iyi değerlendirilemediği düşüncesi hakim,” dediniz. Türkiye açısından mı, Kulu açısından mı iyi değerlendirilemedi?
2YANIT; Kulu açısından iyi değerlendirilemedi. Kanımca Kulu’ya ayırdığı üç saat, Kulu Belediyesi’ni ziyaret, Olof Palme Parkı’nı ziyaret ve orada İsveç’le bağlantısı olan beş altı aile ile görüşme biçiminde gerçekleşti. Belediyede Belediye Başkanı ve çalışma arkadaşlarının görüşmesinde neler konuşulduğunu biz şu anda hala bilmiyoruz.

3.SORU; Kulu/İsveç arasında kırk beş yıllık birikime dayalı kriterler yok mu? Bu durumlarda buna dayalı bir ön bilgilendirme yapılmazdı mı?
3YANIT; Resmi bir açıklama yapılmadı böyle bir talep de olmadı kimseden. Belediye Başkanı böyle bir programın gerşekleşeceğini en azından üç dört hafta öncesinden mutlaka biliyordu. Çünkü İsveç Büyükelçiliği kendilerini ziyaret etmiş, (web sitesinden aldığımız bilgiye göre söylüyorum bunları) program üzerinde mutabık kalmışlar, kimlerle görüşüleceği, nerelerde durulacağı, nasıl hareket edileceği vs konuşulmuş. Bu geçen süre içinde Belediye Başkanı bir çalışma ekibi oluşturarak bu ziyareti daha anlamlı kılacak bir çalışma yapabilirdi.

4.SORU; Kulu Belediyesi önceden bir açıklama yapmadı mı?
4.YANIT; Kulu’da duyurulmuş olabilir, bilmiyorum ama biz İsveç’te yaşayanlar duymadık. Ziyarete üç dört gün kala Kulu’da çıkan bir yerel gazeteden okuma imkanımız oldu, üç dört gün içinde de başka bir şey yapma şansımız olamazdı zaten.

5.SORU;Bu ziyaretin Kulu’ya daha çok artı kazandırması açısından, Kulu ile İsveç arasında oluşan kırk beş yıllık birikim sizin elinizde olsaydı, siz Haydar Akan olarak nasıl bir program yapardınız?
5.YANIT; İsveç’te 30 bin Kululunun olduğundan bahsediyoruz. Bu 30 bin kişinin geçen 45 yıllık süre içinde belli artıları var, belli kayıpları var. Bunları doğru değerlendirip yeni talepler geliştirilebilirdi. Bu insanların buradaki eğitiminin, eğitim kalitesinin artırılması, yaşlıların konut ve sağlık durumlarının iyileştirilmesi, çocuklarımız için eğitimde fırsat eşitliği, çalışma hayatında daha iyi koşulların oluşturulması gibi talepler geliştirilebilirdi. Yani bu düşünce daha da geliştirilebilirdi. Orada olanlar yani Kulu’da yasayanlar için de ayrıca bir çalışma yapılabilirdi. Kulu’yla İsveç’te Kululuların yasadığı belediyeler arasında yıllar önce başlatılmış ilişkilerin geliştirilmesi için bir çalışma başlatılabilirdi. Ama bu yapılamadı, bu önemli bir eksiklik bence.

Sürecek...

7 Mayıs 2009 Perşembe

Bir misyon ve bir model olarak Kululular; Tandoğan Uysal Tekin Sonmez Söyleşi, İkinci Bölüm, Dokuzuncu Yazı


SORU; Bir gazeteci olarak ilginizi çekti mi Sayın Uysal, İsveç’te Kulu kökenli bir miletvekili ya da bir belediye meclis üyesi oldu mu?
YANIT; Şimdi, belediye meclis üyeleri var. Bunlardan birisi şu anki Federasyon Başkanı Hasan Dölek, Sosyal Demokrat Parti’den Stockholm Belediye Meclis Üyesi. Diğer ufak belediyelerde oturan Kululuların belediye meclislerinde olduğunu biliyorum. Tabii ki bu yılladır belediye meclislerinin içerisinde kaldı. İsveç parlamentosuna girme noktalarına gelmedi ama son iki yıldır Hasan Dölek bunu zorluyor. Bu seçimlerde sanıyorum İsveç parlamentosuna girme girişimi olacak.

SORU; Bugün İsveç kamuoyunda Türkiye’nin tanıtımı açısından Kululuların önemi nedir?
YANIT; Şimdi bir kere İsveç’te Kululuların çok sayıda olması nedeniyle bugün İsveç kamuoyunda Türkiye’nin tanıtımı açısından Kululular çok önemli bir potansiyel. Yani bugün bir İsveçli, bir restorana gidip bira içerken ona birayı satan kişinin Türk olması nedeniyle en azından Türkiye’nin konuşulduğunu adım gibi biliyorum. Hepsi Türkiye’nin tanıtım elçileri, o açıdan çok önemliler. Bugün onların ilk konuştuğu şey; “İşte, Türkiye’ye gittin mi, tatile gittin mi, gitmedinse git..” bu çok önemli yani Türkiye Cumhuriyeti milyarlar harcıyor tanıtım için bugün. 70 bin Kululu bugün Türkiye’yi bir şekilde her ortamda tanıtıyor. En azından İsveç vatandaşları vasıtasıyla yönlendiriyor. Eee bunun hergün hergün sorulduğunu düşünün, o insan da en azından; “aaa, ya bir Türkiye’ye gideyim, bakayım nasıl,” diyecektir, o açıdan çok olumlu, yani İsveç’te Kululuların olması.

SORU; Sivil Toplum modeli olarak İsveç’i ne oranda model olabiliyorlar, bir gazeteci olarak Tandoğan Uysal’a göre? Bunu Kulu’ya ne ölçüde yansıtabiliyorlar?
YANIT; İsveç toplumunda tabii ki ilk gelen kesim örgütlü bir topluma geldiği için de çok sayıda Türk dernekleri kurulmuş, yani toplumu bir şekilde zorluyor. Bu da tabii Türkiye için, özellikle Kulu için bir model, yani İsveç’in dünyada önde gelen sivil toplum örgütlü bir ülke olması sıfatıyla buradan bu oluşumun içinde olmaları nedeniyle etkileniyorlar. Bunu bir şekilde Kulu’ya taşıyorlar. Sanıyorum o açıdan da İsveç’te Kululuların olması Kulu’ya olumlu yansıyor. Başta dedim ki; “İsveç’e Kulu Belediye Başkan adayları geliyor.” Demek ki model olarak İsveç’ten birşeyler almak istiyorlar. Buradaki vatandaşlarından etkileniyorlar. İşte bir kanalizasyon sorununu, bir park sorununu, bir şehirleşme ve endüstriyel bir pazar oluşumu konusunda da buradakilerin görüşlerini sorduklarına göre demek ki buradaki insanların bilgi birikimine ihtiyaçları var.

SORU; Federasyon’un Kulu’ya artıları nedir? Federasyonu nasıl bir işlevde görmeliyiz?
YANIT; Federasyon tabii ki uzun yıllardır Kululuların elinde bir sivil toplum örgütü olarak, Türk derneklerinin bağlı olduğu en üst organ. Tabii ki bu yerel belediyelerde, belediyelerin işlevi daha güzel olursa o ülkenin düzeni de güzel oluyor. Bu federasyon için de geçerli, bugün Kululuların ağırlıkta olduğu derneklerde faaliyetler ne kadar canlı olursa federasyonun faaliyeleri de o kadar güzel oluyor. O nedenle Federasyonun anca yön gösterme etkisi var, ya da işte İsveç’teki resmi kurumlarla bilgi alışverişini yerel derneklere yansıtma gibi bir misyonu var. Ama tabii lokomotif o, yani Federasyon.

SORU; Kulu’nun, İsveç’te öteki yabancılara örnek olması gibi bir misyon yüklendiği görüşüne katılır mısınız?
YANIT; İsveç’te yaşayan Kululular gerçekten örnek olabilecek konumda insanlar. Yani bu hem yılların getirmiş olduğu, göçmenliğin vermiş olduğu tecrübeler, mesela yeni bir örgüt, yeni bir göçmen grubu geliyor, Türkler gösteriliyor. Mesela.. “..bunlar 60 yılları sonunda geldi, işte böyle örgütleştiler, İsveç toplumuna karıştılar, işte böyle oldular..” Yani İsveç’in resmi devlet kurumlarının yaptığı araştırmada da zaten Kululular bugün İsveç toplumuna en uyumlu yabancı göçmen grupları arasında gösteriliyor. Bir model olarak gösteriliyor.

SORU; Bir model ve bir misyon... doğru mu? Bu gösterme Türkiye adına mı? Göçmenler adına mı? Örneğin Greklere, İtalyanlara mı yoksa yeni gelen yabancılara mı bir model olarak gösteriliyorlar?
YANIT; Yeni gelen göçmenlere; Rusya’dan gelen, Afrika’dan gelen göçmenlere; yani bugün modeller.

SORU; Böylece demek ki Kulu adı burada kalmıyor, dünyanın öteki taraflarının göçmelerine de gidiyor ve uluslararası bir isim olarak KULU adı ortaya çıkıyor, böyle mi? Tandoğan Uysal olarak katılıyor musun buna?
YANIT; Evet. Katılıyorum.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Kulu Yerel Tarihi, Osman Demirörs/Tekin Sonmez Söyleşisi, İkinci Bölüm; Sekizinci Yazı

Dede tarafının, Tuz Gölü çevresinde bir Türkmen köyünden Kulu'ya geldiğini söyleyen ve otuz beş yıldır Stockholm ticaret hayatı içinde kendisine saygın bir yer yapmış olan Osman Demirörs ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

SORU; Anladığımız kadarıyla o günlerde şöyle ki yetmişli yıllarda İsveç’e gelmek kolaymış Osman Bey! Örneğin Siz İsveç’e ilk geldiğinde kimde kaldınız?
YANIT; Ben, ilk üç gün dayımın yanında kaldım, ondan sonra, o liseden arkadaşlar vardı beni buldular, aldılar götürdüler. Hala daha işte buradayım.

SORU; Osman Bey, sizin bir de Kulu’da öyküleriniz var, babanızın erken ölümü ile geride kalan çok çocuklu bir aile var, Dede var, ve gelenekler... Bunları yerel tarih, gelenekler açısından konuşmak ister misiniz? Siz ailenin büyük evladı, en büyük oğlusunuz. Babanızın erken ölümü, geride kalan sekiz on nüfuslu kardeşleri ile aile ve bir anne.. ve anladığımız kadarı, size karakter olarak öncü bir model oluşturan Türkmen kocalardan bir dede var. Ne söyleyeceksiniz?
YANIT; Evet! Tabii dokuz kardeşli bir ailenin en büyük evladı olmak, bazı sorumluluklar getiriyor, onun bilincinde olunca işte babanın yerine geçmek zorundasınız.

SORU; Osman Demirörs olarak bu görevleri size anlatanlar mı oldu?
YANIT; Hayır! Bana kimse anlatmadı. Ben o törelerden o topraktan o havadan o rüzgardan aldım, ama ben çocuğuma anlatıyorum burada İsveç’te olduğu için "..işte oğlum," diyorum, "sen bizim ailemizin Türkiye’de ya da dünyada bizden sonra adını götürecek kişisin," diyorum. "İşte dedem, dedemiz Kulu’da Millet Partisi İlçe Başkanıydı.." Yani Tekin Bey, dede derken (biz daha çok kendi ataerkil bir toplumdan geldiğimiz için) bizim o yörelerde daha çok dedem dendiği zaman kendi baba tarafı olur, ya da babaanne ya da ebe, nine dendiği zaman yine baba tarafından bahsedilir.

SORU; Şimdi oğlunuz Erbildik'e anlattığınız bu görevi Size aile mi verdi?
YANIT; Hayır! Bana o görevi töreler verdi ve devam ediyor, ben ölene kadar da devam eder.

SORU;; "Töre" dediniz! Nasıl sürüyor kardeşler arasında bu töre? Bu konu çok ilginç! Anlatır mısınız?
YANIT; Yani şimdi kimisi bunun farkında değil Tekin Bey! Yani zaten siz öyle bir görevi alınca birilerinin farkında olması için almıyorsunuz! O topraklarda doğup büyüdüğünüz için otomatik o topraklar size veriyor o görevi, onu siz kabul ediyorsunuz, beklemiyorsunuz zaten birileri bunu görsün de veya.. size versin diye beklemiyorsunuz. Evet ve ben ölene kadar da bu görevim devam edecek,oğluma da, adını Erbildik koydum, sülalemin adı ve.. zaman zaman anlatıyorum, "sen," diyorum, " bu sülalenin en önemli fertlerinden birisin, ölene kadar şu görevlerin var," diye.

SORU;; Dede ile olan bireylik ve aile bağlantısını anımsıyorum, Osman Bey. Daha önce de anlatmıştınız dede büyüttü sizi, o.. neler verdi size.. Oğuz şaman geleneğinde, Türkmen Kocalarının bildiği bir “sır” verdi, belki. Bir de sinema var o zaman Kulu’da. Fakat Osman Demirörs on yaşında çocuk, Kulu’da sinema oynatıyor, ya sonra?
YANIT; Söylediğim gibi on yaşında başladı bu işler Tekin Bey ve beş yıl sürdü. Bizden sonra birkaç sinema açıldı kapandı, Türkiye’nin genelinde sinema yok. Yani bitti o iş. On yaşında, ben, dedem varken ve ben ordayken dedem zaten beni hiç yanından ayırmazdı. Onun için birçok şeyleri yaşayarak öğrendim.

SORU; Kulu’ya nerden gelmiş sizin dede, oraları hiç düşündünüz mü? Hangi bölgeden geliyorsunuz? Türkmen dediniz bir söyleşide, bir yerden mi gelmişler, yoksa ordan mı doğup büyümüş bir aile?
YANIT; Tabii ben 1700’lü yıllara kadar isim isim biliyorum. Hemen gölün öbür tarafında Tuz Gölü'nün öbür yakasında, bugünkü Şereflikoçhisar’a bağlı bir köyden, bir Türkmen köyü, bu köyden yani. Evet araba yoluyla 30 kilometre uzaklıkta bir Türkmen köyü.

1 Mart 2009 Pazar

Kulu/Stockholm yaşamı ve bilardo; Yedinci Yazı


Değerli Okur,
http://konyakulutekinsonmez.blogspot.com/ile ilk ereğim salt Kulu tanıtımı değil, “Ben Kululuyum,” diyenleri de Kulu tanıtımına katma ereği var. Bakın bu insanlarımız Stockholm’de boş zamanlarında bilardo oynamaktalar işte. Bu yaşayan bir belgedir.

Her birey ve bu bireylerden oluşan toplumun tümü, hem tek tek hem topluca birer arkaplana sahiptirler. İsveç’te “en büyük göç gurubunu oluşturan” Kululular, varoldukları bireysel yaşamları ile oluşan arkaplanlarına, Stockholm’de yaşam arkaplanını da eklediler. Genetik kotlamalarda silinemez olan bu yaşam kulvarları da var şimdi.

Geçtiğimiz günlerde; http://konyakulutekinsonmez.blogspot.com/ iletişim adresi verdim ve “Batı Rüyası Okulu” başlığını öne çıkarıp, dedim ki; Kentler yazarlarıyla, sanatçılarıyla ölümsüzleşir; yazarsız, sanatçısız kentler silinip yiterler. Bunu gözönüne almak gerekiyor.

“Batı Rüyası Okulu'na Başlarken” ilk kısa yazıda “Modern zamanlı Kulu Tarihi, Kulu'nun Batı'da İstihdam Tarihi'dir,” dedim. Bu istihdam tarihinin ayrıntılarını söyleşilerle belgelemekten yanayım.

İkinci yazıda; “Stockholm, bu anlamda Nobel Ödülü simgesi ile de son yüzyılın yarattığı bir Başkent oldu,” ve “..en büyük göç gurubunu oluşturan insanlar; işte evrensel insan algısına bu simgelerle seslenen böyle bir kentte, Stockholm'de yaşıyorlar,” dedim.

Üçüncü Yazıda, “Hedeflerden birisi, belki de en önemlisi; söz kargaşası, “laf ebeliği” içine itilen toplumda, doğru, açık, yalın ve anlaşılır olma misyonu yüklenmek,” dedim. “Yazınsal metinleriyle evrensel diller ailesi düzeyindeki Türkçe ile yüklenen bir misyon”dan söz ettim. Burada anlaşılır olma ilkesi ilk hedeftir ki bu da ortak bir “üstdil” platformundan geçer. Bu ilkeyi, söyleşilerin dışında hep izleyeceksiniz. Neden söyleşiler farklı, şundan; söyleşilerin belgecilik sözlü dil ne ise kullanılan dil ne ise o, masaya gelecek.

Söyleşilere katılanların kullanmalıklarını değiştirmek değil, anlaşılması zor durumlarda, açımlamak yolunu seçeceğiz. Üçüncü Yazıda, “Hedeflerden birisi” de yansızlık ilkesi olarak sunuldu. Bunun neden o denli önemli olduğunu o yazıda açımlamaya gayret ettim.

Dördüncü yazıda Stockholm’de hemen herkesin sevdiği bir gazeteci olan Tandoğan Uysal ile Kulu üzerine bir söyleşi yayınladım. “İsveç’teki Kululular, Türkiye’nin kaderinin çiziminde artık önemli görülen simge isimler oldular. Kulu’nun nabzı artık Stockholm’de atıyor,” diyerek belgeci bir saptama yapan Sayın Uysal’ın söyleşisinin sürecek bölümünde de önemli görme ve göstermeler var.

Beşinci yazı; “Batı Rüyası ve monerniteye kısaca değiniyordu. Son on, hatta “Berlin Duvarı” yıkılışı ile başlayan ve “11 Eylül” ile doruğa çıkan başkalaşmada; “karmaşık algı” ile “yalın algı” açısından bir çizgi, modenrniteye kısa bir ara çizgi çekelim,” dedim. Buna devam edeceğim önümüzdeki günlerde.

Altıncı yazı yine bir söyleşi oldu. Daha önceleri belirttiğim; “Başarılı bir ailede çocukluğu ile lokomotif bir portre; Osman Demirörs ile içtenlikli bir anlatı” yayınlandı ve bu da öteki bölümleri ile sürecek.

Daha önce de söyledim, bireylik tarihi aynı zamanda yerel tarih dokusunu verir. Sayın Mehmet Ali Baran Kulu’nun yerel tarihini, ilk ağızdan verirken önemli göndermeler yaptı ve geçmişe ışık tuttu.

Sayın Osman Demirörs de otuz beş yıllık Stockholm ticaret hayatı öncesi, kendi bireysel arkaplanını verirken, Kulu’nun da o yıllara değgin sosyal yapısını ilk ağızdan belgeliyor.

Sevgi ve içtenlik...

Tekin Sonmez

Not; "Kentler yazarlarıyla, sanatçılarıyla ölümsüzleşir,” başlıklı yazıyı, bundan sonra; http://stockholmtekinsonmez.blogspot.com/ başlıklı BLOG izlence dizisinde okuyabilirsiniz. T.S.

28 Şubat 2009 Cumartesi

Kulu Yerel Tarihi, Osman Demirörs/Tekin Sonmez Söyleşisi; Altıncı Yazı

Sevgili Osman Demirörs’ün iş yerindeyiz. Otuz beş yıldır Stockholm ticaret hayatı içinde kendisine saygın bir yer yapmış. Türkiye’den İsveç’e gelen en büyük grupta yer alıyor. Fakat ikinci öbekle 1970’li yıllarda Kulu’dan İsveç’e gelmiş. Aile bireyleri içinde bir ilke daha imza atarak, ilk kuşak Stockholmlu unvanına sahip olmuş. Ayrıca ailesinin lokomotif görevini de üstlenen Osman Bey’e, yaşayan yerel tarih çerçevesinde yaşam deneyimleri anlatısı için NİS Media mikrofonunu yöneltiyoruz.

SORU; Sayın Osman Demirörs, hikayeleriniz var, dedeniz.. bir partiden siyasete atılmıştı değil mi?
YANIT; Dedem Millet Partisi İlçe Başkanıydı, yıllarca o görevi sürdürdü, 1961 yılındaki seçimlerde milletvekili adayıydı. Ama giremedi aynı listeden Kart ailesinden şimdiki CHP milletvekili Kart’ın dedesi girdi. Sonra 65’te de zaten dedem vefat etti, babam da 80’de. Babam çok küçüktü 42 yaşındaydı vefat ettiğinde. Öyle oldu işte zaman geçiyor.

SORU; Siz, aile olarak, çok erken ticarete başlamışsınız, doğru mu?
YANIT; O dönemde daha çok gaz ve mazot satışı vardı, ben doğduğumda ailenin seyyar benzinliği, bir tuz fabrikamız, bir tamirhanemiz, bir otobüs şirketi vardı, doğduğumda onlar vardı tabii! Nakliye şirketi vardı, bir restoran vardı.

SORU; Kulu’da mı bulunuyordu bunların tümü?
YANIT; Evet, yani üç beş tane dükkan vardı, hatırladığım şeyler bunlar, atladığım çoktur. Bizim ailenin bir özelliği Tekin Bey, Kulu’ya çok ‘ilk’leri getiren bir aile. İlk restoran ilk tamirhane, ilk benzinlik ilk tuz fabrikası, ilk kızını okutan aile, halalarım.. ilk betonarme dediğimiz inşaatçılıkta, Kulu’ya inşaatı yapan aile, işte biçerdöver, çiftçilik.. şimdi aklıma gelenler. Unuttuklarım vardır. İlk büyük bir çarşıyı yapan gene biziz, benim döneminde.. şu anda Kulu’da tek temel üstüne en büyük insaat bize ait.

SORU; Osman Bey her ailede lokomotif olur. Siz İsveç’te Demirörs ailesine lokomotif olmuşsunuz. Değişik anlatılarınızdan bunlar çıkıyor. Birisinde, otobüsle bir yere gitmek var, çocuksunuz, nasıl olmuştu?
YANIT; Şimdi dedem 65 yılında vefat etti, babam genç, ben çocuğum. Babam, işte sağa sola gitmeyi çok seviyor, bu arada en önemli şeyi unuttum, söyleyim; ilk sinemayı getiren yine bizim aile, en önemli şeylerden biri ve sinema çalışır vaziyette. Diğer şeyler de var ama onların pek faaliyeti yok, ama faaliyette olan sinema. Babam yine çıktı gitti, ben ordayım.. kamyon vardı, gidiyor geziyor, iki ay, üç ay gelmiyor, ve ben.. ben on yaşında o sinemayı işlettim yıllarca. Ben on yaşında kamyonlarla otobüslerle Adana’ya gidiyordum 10 film götürüp 10 film getiriyordum, daha on yaşında..yım.

SORU; Bunlar, yaşam olarak salt İsveçli için değil, her çocuk için çok şaşırtıcı şeyler değil mi? Buradaki çocuklara bakarak, şimdi nasıl hissediyorsunuz kendinizi Stockholm’de?
YANIT; Şaşırtıcı şeyler! Bugün gibi şimdi gözümün önüne geliyor film şeridi gibi. Konya’ya gidiyor film götürüyorum, o zaman filmler böyle şeydi 35’lik bir film koskoca bir sandık, kaldıramaz hamal tutardım.

SORU; Osman Bey, filmi sinemada kim oynatıyordu?
YANIT; Çalışan vardı ama ben herşeyi yapıyordum. Sinemanın makinistliğini de her türlü işini de yapıyordum. 10 yaşında bunu beceriyordum. 71 yılında, biz en son sinemayı kapattık. Dedemden sonra altı yıl daha devam etmiş...

SORU; 1965’de dedeyi kaybediyorsunuz, 10 yaşındasınız, sinemayı işletiyorsunuz, aşağı yukarı 16 yaşlarında sinema kapanıyor, 18/19 yaşında İsveç’e ilk gelenlerdensiniz, herhalde. Değil mi?
YANIT; Hayır değil! Kululular, arkadaşlarım vardı ilk gelenlerden.

SORU; Lise yeni mi açılmıştı o günlerde Kulu’da?
YANIT; Evet! Kulu’da lise yeni açılmıştı. İlk yıl toptan lise bir İsveç’e taşındı, tekrar kapandı, ertesi yıl tekrar açıldı. Bütün arkadaşlarımız buraya geldi. Ben de.. işte İsveç’e geldim. Yani buraya gelmek zorunda kaldık, çünkü bütün arkadaşlarımız burada. Öyle geldik. Geldik ve gidemedik hala buradayız. 1973 ve yıl 2008, ne olmuş.. 35 yıl.. zaman nasıl geçiyor Tekin Bey...

SORU; Kulu, Ankara.. Stockholm'e Uçakla mı geldiniz?
YANIT; İlk gelişim, Kulu, Stockolm hattında otobüs vardı.

SORU; Kulu’dan kalkan otobüs mu vardı? Stockholm, kaç saat sürdü?
YANIT; O dönem vardı. Beş gün sürdü. O dönemde Kulu/Stockholm hattında taksi de vardı, otobüs de.

SORU; Kulu’dan buraya, buradan Kulu’ya taksi, otobüs.. sürücüler, otobüs sahipleri, bunlar kimdi, nasıl oldu, nerede kaldınız?
YANIT; Kulu’daki taksiciler, Kulu’daki otobüsçüler, dolmuş hesabı, giriş çıkış yani.. O dönemin şartları neyse ona göre.. o dönemde şey yoktu vize.. yoktu, yoktu.. biz istediğimiz yere Türk vatandaşı olarak çıkıyorduk. Yani burda arkadaşlarımız olduğu için, Kulu’dan gelenler 70’e kadar biraz zorluk çekmişti. Ama 70’ten sonra gelenler... herkesin bir akrabası vardı.

Sürecek...

27 Şubat 2009 Cuma

Batı Rüyası, Kulu ve Modernite, Beşinci yazı

Felsefel planda farklı teorilerle karşımıza çıkabilir olan ve Batı’nın bugün farklı felsefel bakışının da katkılarıyla, bazı aydınlar tarafından eleştirel düzlemde yaklaşılan ve anarkist ya da “çevreci akımlar” tarafından yerden yere vurulan “modernizm” sözcüğünü, “yalın anlamda” başlama simgesi olarak alabilir miyiz? Tümü de kolay yoldan anlaşılabilir ya da anlaşılamaz afişler, duyurular, reklamlar, tanıtımlar dünyasının renkli vitrinlerinde yansıyan batılı bir topluma nereden bakacağız?

Son on yılda daha da başkalaşan “karmaşık algı” ile “yalın algı” açısından buraya bir çizgi çekelim.

Son on yılda oluşan büyük kırılmalar, derin fay hatlarının çökmesiyle ortaya çıkan bölünmeler sonucu dünyayı saran bugünkü kaygıları bir yana bırakarak, “yalın anlamda” başlama simgesi evet. İlk çıkış noktasında hele altmış yıl öncesinin yalın anlaşılırlığı ile bu simgeyi, modernite, modernizm, modern tanımını ödünç aldık, diyelim!

Şöyle ki; “modernizm”i, o günkü pencereden bakarak, çağla gelişen yaşam tarzına uyum ve insan ilişkilerini modern ölçütlere dayalı, birey olgusunu unutmadan sosyal referanslar, diye tanımlayalım.

Tarihin tekerlekleri yönünde teknolojik yenilikler ve bilimsel buluşlarla makro ve mikro planlarda ileriye dönük dinamiklerin hız verdiği ölçütlerle ve bireyi ıskalamayan sosyal referanslar, diye açımlayalım.

Bu konuda biraz derinleşmek, ister istemez “Tanzimat-ı Hayriye”; 1839’da “Gülhane Hattı Hümayunu” diye adlandırılan dönemdeki “reform” hareteketlerine götürür bizi. Sultan II. Mahmut ile başlayan hareketin hedefi, “Osmanlı devleti kurumlarını ve teşkilatını batı metotlarına göre modern bir duruma” getirmekti.

Ayrıntıları başka bir yerde, başka bir ölçek altında gözlemek üzere, “Batı rüyası ve modernite” başlığına dönünce şunu görüyoruz: Anadolu bozkırından insanlar, “seçilmiş” politikacıların çizdikleri yoldan dışarı taşmış; “batı rüyası” peşinde, “modernite” uğruna yollara düşmüşler.

Böyle olduğu için, örneğin Kulu ilçesi ve çevresinden yirmi bini aşkın nüfus, politikacılara akıl danışmadan İsveç’e gitmiş. Daha fazlası, Batı’nın kapılarına dayanıp, “Viyana Kuşatması”ndan sonra Avrupa’ya en kuvvetli ve en büyük sıçramayı yaparak içeri girmiş: Kanada, Belçika, Almanya, Fransa ve öteki ülkelere yerleşmişler.

Önlerine bu konuda herhangi bir bilgi herhangi bir seçenek konulmamış. Bu insanlar kendi öngörüleri; daha özü elyordamı doğrultusunda, “modernite”nin hüküm sürdüğü ülkelere ulaşmış ve oralarda “iskan” konusunu/sorununu da çözmüşler.

“Viyana Bozgunu”nun sonrası, geçen yüzyılın en geniş – köklü “iskan” olayını Avrupa’da kendiliğinden gerçekleştirenler, sadece “ekmek” için değil, aslında moderniteye dayalı sosyal referanslar ve bu tür bir yaşam standardı ve kriterleri doğrultusunda oralara gidip yerleşmişler.

İster bugüne, ister düne, ister yarına bakarak moderniteye dayalı sosyal referanslar ve bu tür bir yaşam standardı ve kriterlerini nasıl bir gözle okuyacağız?

Bu olguları, herhangi bir tartışmaya yer vermeden; “yansız” gazete diliyle okuyacak olursak, şöyle bir tümce dilimizin ucuna gelebilir. Altmış yıl öncesinden İsveç’e ulaşan nüfus hareketleri, daha o günlerde Anadolu insanının “modernite”ye özenini ve özlemini gösteriyor mu, göstermiyor mu?

Yoksa bu insanlar ana/baba ocaklarını bırakıp neden yollara çıktılar? Geleneklerini uslu uslu yaşama uğruna Anadolu bozkırlarında kalmadıklarına göre, en azından modern ufuklarda yeni bir arayışın, yeni bir bireşimin/sentezin kapılarını açma ve oradan dünyaya bakma ve dünyaya katılma uğruna olmadı mı bu nüfus hareketleri?

Evet! Tek tek olayları yan yana getirip, oluşan büyük nüfus hareketleri fotoğrafını okuduğumuzda sadece Kulu değil, o günlerde şöyle ki elli yıl önce görülen modernite ile ilgili Türkiye belgeseli de ortaya çıkıyor. Bu belgeselin başka bir açısında neler görüyoruz?

Afişler, duyurular, reklamlar, tanıtımlar dünyasının renkli vitrinlerinde yansıyan karmaşık Batılı bir topluma, daha yalın anlaşılabilir bir dünyadan yola çıkan ve kendileri için anlaşılması zor farklı bir dünyaya dikey gelen ve o günlerin şokunu atlatabilen bu insanları, bugün farklı bir şaşkınlık içinde görüyoruz.

Tekin Sonmez

25 Şubat 2009 Çarşamba

Kulu’nun İsveç’te geleceği var mı? Tandoğan Uysal/Tekin SonMez Söyleşisi, Dördüncü Yazı


Sevgili Tandoğan Uysal’ın evindeyiz. Yirmi yıllık gazeteci, fotoğrafçı; Başkentte İsveç sosyal, siyasal ve ekonomi kaynaklı haber tarihini güncel olarak olay yerinde izleyen, Türkiye ve Avrupa medya sektöründe başarılı haberler yapan gazeteci arkadaşımızın evindeyiz. Türkiye'den gelen en büyük grupla, gazeteci olarak güzel ilişkiler kuran Tandoğan Uysal yeni seçim öncesi anlamlı röportajlar da yaptı, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlandılar. Biz de soru yöneltmek istiyor ve Tandoğan Uysal’ın izlenimleri için NİS Media mikrofonunu ona yöneltiyoruz.


SORU; Kulu’nun İsveç’te geleceği var mı? Kulu imgesini getiren insanlar ve İsveç.. değerlendirmek için bunaları nasıl algılayalım?
YANIT; Şunu söyleyebilirim: Biliyorsunuz işte İsveç’te 70 bine yakın Kululu olduğu söyleniyor. Artık Kulu’nun geleceği İsveç’te yeşilleniyor. Son olarak yerel seçimlerin öncesinde CHP’nin belediye başkan adayı Cafer Tayyar Budak, Saadet partisinin başkan adayı, (ismini hatırlayamıyorum, o zat) İsveç’e gelerek seçim kampanyalarını Stockholm’deki Kululuların arasından başlattılar.

SORU; ‘Stockholm önemli bir başkenttir ve bu nedenle burada başlattılar,’ diyebilir miyiz? Yoksa neden burada başlatsınlar?
YANIT; Demek ki artık 70 bin Türk, Kululu Türk, yerel seçimler öncesinde önemli bir potansiyel hale gelmiş. Bu nedenle çok büyük bir önemi var İsveç’te yaşayan Kululuların. Tabii ki bunun birçok nedeni var. Kululuların çoğunluğu Stockholm gibi dünyanın önde gelen bir başkentinde yaşıyorlar.

SORU; Dünyanın önde gelen başkentinde yaşıyorlar, dediniz. Kulu’nun nabzı Stockholm’de atıyor demek iser gibi bir haliniz var?
YANIT; Evet! İster istemez burada etkileniyorlar. Buradaki sosyal refah devletini bir model olarak, işte bunu Türkiye’ye götürme söz konusu olabilir. Buradaki yaşantı biçimlerini Türkiye’de, Kulu’da yaşama geçirebilirler. Buradan etkilenebilen bazı insanların söylemleri, belediye başkanlarının belki ufuklarını açabiliyor. İsveç’teki Kululular, Türkiye’nin kaderinin çiziminde artık önemli görülen simge isimler oldular. Evet, Kulu’nun nabzı artık Stockholm’de atıyor diyebiliriz.

SORU; Sevgili Uysal, Kulu simgesi olan bu gurubun İsveç konumu nedir?
YANIT; Şimdi genel olarak baktığımızda İsveç’te yaşayan çok sayıda göçmen kökenli insanlar var, yani yabancılar var. Bunlar arasında en başarılıları Kululular. Bir araştırma yapıldı, bu araştırmada göçmen gruplar içinde ‘ticari dünyada’ en fazla başarı sağlayanlar Türkler. Türklerin de yüzde doksanını Kululu sayabiliriz. İsveç’e 1960’ların sonunda gelen Kululular bugün artık işveren konumuna geçmiş, yıllık ciroları milyon kronlara yükselmiş, yanında işçi istihdam eden, kendisi işçiyken bugün yanında işçi çalıştıran konuma gelmiş ve İsveç ekonomisi için de önemli bir kitle olmuş durumdalar...

SORU; İsim verebilir misiniz, hemen dilinizin ucuna geliveren.. bir ad.
YANIT; Şimdi isim vermek.. tabii ki yani.. çoğu diyelim artık. Yani İsveç’te yaşayan Kululular fabrikada çalışmıyor. Bunların çoğu ufak işletmeli esnaf kökenli veya işte ekmek fabrikası, fırın işleten, işte büfe işleten, pastane işleten, bar işleten, pizza restoranı işleten.. tabii ki bunlar da yine büyük ciroların döndüğü işyerleri.

SORU; İsveç’te herhangi bir fabrikada çalışan Türk yok mu şimdi?
YANIT; Bugün İsveç’in herhangi bir fabrikasına gidip yahu işte göçmen kökenli Türk işçileriyle röportaj yapacağım diye insan arasanız çok zor bulursunuz. Ama herhangi bir restorana gitseniz yüzde seksen sahibi Türk çıkar. Yani o kadar büyük ciroların döndüğü işyerleri.

Sürecek
15 Şubat 2009 Stockholm.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Yazınsal Metinleriyle Evrensel Diller Ailesi Düzeyinde Yüklenen Misyon; Üçüncü Yazı

Değerli Okur,
Burada işlediğimiz konu değil sadece, her konu her zaman yansızlık ister. Burada gündeme alacağımız konuların içinde çevreyi, olguyu, insanları tanıtmak da var, fakat tanımak esas konu. Kimler, nasıl başladı bu serüvene ve bir bütünün öteki parçaları, şöyle ki gördüğümüz gibi köklü bir nüfus hareketi olan ve bugün de hemen herkesi ilgilendiren durumu oluşturdu. Merak uyandıran bir serüven olarak yazarların, siyasetçilerin, amatör konuşmacıların gündemini dolduruyor.

Hareketin içinde lokomotif olan bireyler var. Her yerde, her şeyde olduğu gibi her hareketin çekimi ve çekicisi var. Çekim ya da çekici için eskiler “cazibe” diyor.

Bir örnek verecek olursak; “güneşin cazibesi, dünyayı ve ona bağlı öteki gezegenleri çevresinde tutuyor,” denir. Buna, “güneşin çekimi” diyoruz. Örneğin; “yer çekimi” tanımı var. Çekilen bir şeyin daha sonra dönüşerek çeken olması gibi bir durum.

Çekici; taşıyıcı anlamı da içerir, sürükleme anlamı da fakat, tam anlamı, “cazibe” sözcüğünden türeyen; kendisini de hareketli bir “cazibe”ye dönüştüren obje ya da “önde koşan” olarak algılanmalı.

Bu açıklmalar neden? İçi boşaltılmış sözcüklerle, rastgele betimlerden her yerde kaçınırım.

Sonuç olarak, bu satırların yazarı olarak yaptığım iş, dil oyunlarına da başvurmadan, aramızda iletişim aracı olan bu dili doğru kullanmak ve istenmeyen algılara yol açmamak.

Bu blog ile gündeme alınan hedefin öz hedefi doğru olmalı, “zikzak” çizmemeli; bu bir misyondur.

Hedeflerden birisi, belki de en önemlisi; söz kargaşası, “laf ebeliği” içine itilen toplumda, doğru, açık, yalın ve anlaşılır olma misyonu yüklenmek. Bu misyon nereden geçer? Bu misyon; vurguluyorum; “üst/dili” yazınsal metinci olarak iyi bilmekten geçer. “Üst/dil, toplumda yazınsal metin dili olan, yazınsal metinleriyle evrensel diller ailesine ulaşma düzeyindeki dildir. “Gökten zembille” inmez, yıllar ve bireysel emek ve çaba ister. Bu anlamda açık olmayan bir dille bir konu üzerine eğildiğimiz zaman ortaya bir kaos çıkabilir.

İlkin, kökenli olmanın, o kökenin sözcüsü olmak ve bu hakkı başkalarına tanınamak gibi bir eğilim “handikapı” da var. Örneğin Kulu kökenli olmak, Kulu’yu anlamaya ve anlatmaya bir anlamda yetse bile, öteki bir anlamda yetmez. Her madalyonun iki tarafı var. Beride değindim, ilk zorluk; yazın dili...

İki; yansız olmak. Herhangi bir alanda kendisini ona ait, ya onu kendisine ait gibi duyumsayanlar, o konuya eğildiklerinde duygusal düşünmeye başlar. Kaçınılması zor şeydir bu da. Ele alışımızda duygusallık, romantizm değil, rasyonalizm, gerçekçilik temel olacak.

Gerçekçilik, gerçeklik farklı açılardan değişebilir bir fotoğraf objesine benzer. Bununla birlikte o fotoğraf objesini birçok farklı açıdan sunmak da var işin içinde. Bunu başarabilmek hüner ister. Bu hüner bir yere bağlı olmanın, 'ait olmanın' yetmeyeceği birikim ister; dil deneyimi, bilgi ve bilgiye yansız yaklaşım olgunluğu ve içtenliği ister.

Bunu yüklenmek de getirisi olmayan bir misyondur. Her olgun yazarın, yazısız bir sözleşmede, kendisiyle yaptığı etik bir gizdir. Bu giz, iyi ve başarılı yazarların doğru yapıtlarıyla belgelenebilir.

Burada gündeme alacağımız konuların içinde, çevreyi, olguyu, insanlarını tanıtmak var, salt tanıtmak değil tanımak esas konu, dedim. Filmi başa doğru saralım ve ilk hedefi gözden geçirelim.

Gerek söyleşilerle, gerekse portrelerle tanıtım ve tanıma konularındaki örnekleri, ilginize sunacağız. Örneğin; Başarılı Gazeteci Tandoğan Uysal ile bir söyleşi var hemen sırada.

Örneğin Kulu büyüklerinden bir portre; Mustafa Akan ile söyleşi var. Başarılı bir ailede çocukluğu ile lokomotif bir portre; Osman Demirörs ile içtenlikli bir anlatı olacak...

Deneyimleri ile Kulu’ya ışık tutabilir, örnek bir aileyi temsil eden, eli kalem de tutan, eğitimci bir Haydar Akan anlatı açısından bir portre olacak.. ve birçok kişi söyleşileriyle yararlı olacaklar.

Sevgi, içtenlik...

Tekin Sonmez

22 Şubat 2009 Pazar

http://konyakulutekinsonmez.blogspot.com Neden? İkinci Yazı


Değerli Okur,
İlk yazıda mesleksel bir tutku ile simgesel bir anma yaparak söze başladım. Bu kez bir kent söz konusu. Modern kentler de arkaik kentler de yaratılan kurumlarla yaşar ve ölümsüzleşirler. Stockholm, bu anlamda Nobel Ödülü simgesi ile de son yüzyılın yarattığı bir Başkent oldu. Burada; “Svenska Akademien” yazısını dorukta taşıyan yapının önündeyiz. Nobel Müzesi de buradadır. "Batı Rüyası Okulu Kulu" adlı yapıtıma konu olan ve analitik deneme yazılarımla ve söyleşilerimle yaklaşmaya gayret ettiğim en büyük göç gurubunu oluşturan insanlar; işte evrensel insan algısına bu simgelerle seslenen böyle bir kentte, Stockholm'de yaşıyorlar. T.S.


Değerli Okur,
"Batı Rüyası Okulu" başlıklı proje için 2002’de Kulu’ya gittim ve daha önce belediye başkanlıkları yapmış, seçilmişlerle buluştum, söyleştim. Batı Rüyası Okulu Kulu, adlı yapıt bu söyleşilerden oluştu. Bu yapıtın yayınlanışı ve kamuya sunuluşunun üzerinden yedi yıl geçti.

Gerek bu çalışma başlangıcı; Kulu’ya gidip gelme süreci vs., gerekse söyleşilerle ortaya çıkan belgeci saptamalar üzerine bir yazar olarak daha da söyleyebileceğim, yazabileceğim şeyler var.

Türkiye’de ikinci bir örneği olmayan bu yapıtta yedi başkan yer aldı. Biricik olma özelliğini pekiştiren bir öge ise hepsi hayatta iken yapıtın basılışını izlediler, okudular. Başkanlardan herhangi bir düzeltme gelmedi. Yapıtın belgesellik anlamında güvenilirliği tamdır.

Bu süre içinde yapabildiğim şeyler var, yapamadıklarım var. Yapabildiklerimi özetleyeceğim.

Bir yazar olarak yapabildiklerimden bazıları, M. Ali Baran ailesinden izin alarak Cumhuruyet Gazetesi’nde yayınladığım fotoğrafları, kalıcı olması ereği ile yapıtın ikinci basımında sundum. Bu fotoğraflar belgesellik için üçüncü basımda kapağa çıkarıldı.

Ele geçen bu tür belgelerle, her yeni basım güncellenirse bu tür yapıtlar zenginleşir. Ben de bu yolu seçtim. Bu yapıtın kitleselleşmesi için Kulu’ya gittim, Kulu Kaymakamı gözetiminde, Kulu Lisesinde iki yüz adet kitabı öğrencilere armağan ettim.

Yapamadıklarım için engeller ileri sürmeyeceğim. Bununla birlikte, geçen bu yedi yıllık sürenin, bir yazar olarak benim lehime çalıştığını da söyleyebilirim. Bu süre içinde, bu kapsamda bir emek ürünü, benzer ikinci bir belgeci çalışma yayınlanmadı.

En önemlisi erken Kulu’nun içsel tarihini anlatı olarak verecek, yaşarken belgelendirilecek en önemli kişilerden Sayın M. Ali Baran artık hayatta değil. Bu yapıt bu anlamda Sayın Baran’ı yaşarken konuşturen tek yapıt olma özelliğine sahip.

İkinci bir başka neden ise; o günkü koşullara oranla, bugün bu çalışma üzerine daha yansız bir gözlemci olarak bakacak durumdayım. Bu tür çalışmalarda kesin bir yansızlık gerekir. Bu tür yansız olma, yansız kalma özelliği için gereken ölçütlerin, eli kalem tutan her insanda olmayacağını, uzun yıllara dayalı yazarlık deneyimimle biliyorum.

Kulu açısından değil sadece, İsveç’te yaşayan Kulu çıkışlı nüfus hareketlerini ele almak ve çağdaş bir bakışla derinleşmek için çeşitli çalışma düzenekleri ile birlikte bu yapıtı, sonraki çalışmalarım için de güvenilir bir kaynak olarak görüyorum.

Konya-Kulu; http://konyakulutekinsonmez.blogspot.com başlıklı bir blog yapmaya, düşüncelerimi burada açıklamaya karar vermemin nedenleri var. Yapacağım yeni şeyler için buradayım.

Bu konuda yeni söyleşilerle ve yapacağım analitik deneme yazılarıyla burada karşınızdayım, evet.

Tekin Sonmez